
NEVŞEHİR

Kasabamızda Üretilen Ürünler
Süt ve Süt Ürünleri (Peynir v.b.)
Üzüm Kesme - Bağ Bozumu
NARDA BAĞCILIK
Yirminci yüzyılın 3.ncü çeyreğini, 1950-1970 li yılları Kapsayan dönem içerisinde, Kasaba halkının Bağ ve bahçe işleri ilgili faaliyetlerini, yaşadığımız ve gözlemlediğimiz kadarı ile aktarmak istedik. Bu bilgilendirme akademik bir araştırma olmayıp, zamana ait kişisel gözlemden ibarettir.
Halkın geçimi kaynağı Tarım olup, sulu tarım ile Bağ ve Tarla faaliyetlerini içerisine almaktadır. Bu yazımızda Nar da Bağcılık hakkındaki yaşanmışlıklar ve izlenimlerimizi anekdot olarak sunacağız. Bu gün çok büyük bir bölümü elden çıkarılıp civar köylülere satılmış olan bağlarımızın hududu güney- doğuda, Nevşehirin hemen altında, kadirak mihverinden başlayıp, kepez, senirin, çat köyü üzerinden Ağyazı, Açık saray ile Gülşehir sınırına, Çayır özü ve Bulkaz başı ile sulusaray köyü üzerine, Doğuda; Büyük çayı kesen kara yolu altından uzanarak, karaağaç, Karayazıya (Üniversite arazisi) kadar uzanan bir yelpazede yer almaktaydı. Kasaba halkının en önemli geçim kaynağı olduğundan bağların bakımına özen gösterilir, yüksek ve kaliteli verim alabilmek için yoğun emek sarf edilir, kasaba halkı gece gündüz arı gibi çalışırdı. Gidip- gelme ve mahsulü taşıma; at, eşek,ile olur; varlıklı kimselerde at arabası ile bulunurdu. Bağların bulunduğu mevkiye göre bağların mesafeleri de değişik olup, en uzaktaki takriben 10 km kadar olduğu için insanların gidip gelmesi eziyetli ve yorucuydu. Şimdilerde At-Eşek ve at arabaların tarih olduğuna ve her evin önünde bir araba olduğu, dikkate alındığında, o zaman insanların nasıl zor şartlarda çalıştıklarını tahmin etmek mümkündür. Bağcılıkta emek ile hasıla (mahsül alma) doğru orantılı olduğundan, bakım konusunda ne kadar bilinçli olunur ve emek verilirse, hava şartlarına göre mahsul de çok ve kaliteli olurdu. Toprağın büyük bölümü tüf denilen yanarda atıkları olduğundan ne kadar emek sarf edilirse edilsin zaten alınabilecek ürün düşük seviyede olurdu. Yoğun emek ve bakım artı gübreleme ile verimin artırılması için büyük çaba gösterilirdi. Bağcılıkla ilgili faaliyetler yıl boyunca belli bir sıra ile devam ederdi.
BAĞ BUDAMA : Budama, alınacak ürünün verimli olmasında önemli bir faktördü. Bu konuda zamanla beceri kazanmış ehil kimseler tarafından yapılır, ehil olmayan kimselerde kesilmiş çubukları toplayıp deste yapar ve birikme noktasına taşırdı. Budama da eğri bağ bıçağı ile testere kullanılırdı. Çubukları keserken ve bırakılacak göz miktarı bağın bakımlı olmasına göre değişir, genellikle iki göz bırakılırdı. Toprağa bakan ve dirsekten çıkanlar öncelikle kesilir, Kuruyan kütüklerin ve kütüklerdeki gereksiz çıkıntıların(omca) temizlenmesinde özen gösterilirdi. Bağ budama işleri, şubat ayı sonunda ve genellikle üçüncü cemrenin düştüğü beş- altı mart tarihleri sırasında, kahverengileşen çubuklar yeşermeden 15 gün önce başlardı. O zamanlarda Kışlar fazla olduğundan, erken budandığında donmalara maruz kalır, geç kalınır çubuklarda gözler çıkmaya başlarsa, budama esnasında kabaran gözler atardı. Şimdilerde kışlar ılıman geçtiğinden son baharda, kışa girmeden de budama yapılabilmektedir.
GÖZ AÇMA- GÖZ KAPAMA(gömme) : Göz kapama, bağ çubuğunun kök ve kütük kısımlarının tamamen torakla kapatılıp, kış şartlarında donmayı önlemek için sonbahadrda yapılır; İlk baharda budama sonrası havaların uygun ısıya ulaştığı zaman Bağ çubuğu köklerinin havalanması ve ısıyı daha fazla alabilmesi için, çubuk kökleri etrafındaki topaklar tamamen açılırdı (göz açma). Bağcılığın yok olmaya başladığı şimdilerde, kış ayları olası bir donma olmadığından, göz açma ve kapama işlemi yapılmamaktadır.
Gübrelenme(ters verme) : gübreleme faaliyetine o dönemlerde çok önem verilirdi. Bağ çubuklarının güçlenmesi dolayısı ile fazla mahsul alınması amaçlanırdı. Gübre temini masraflı olduğundan, hiç gübre veremeyenler olduğu gibi, belli periyotlarla devamlı gübreleyenlerde vardı. Şimdilerde, öksüz ve bakımsız kalan bağlarımızın gübreleme konusunda şansı ne kadardır bilemiyoruz. Bağlarda gübre olarak İnsan ve hayvan dışkıları, güvercin gübresi ve kimyasal gübreler kullanılırdı. Bunlar içerisinde en tercih edileni ise güvercin gübresiydi. O zamanda tuvaletlerin kanalizasyona verilmesi söz konu olmadığından, her evde tuvaletin sokağa açılan kapısından, dışkı münasip alanlara çıkarılır iyice kuruduktan sonra toplanıp kullanılırdı, Ahırlarda hayvan dışkıları ince saman(Kesmik) atılıp, ilk bahara dışarıya uygun bir mekana (Ev aralarına,Yollara) çıkarılarak kurutulur ve kullanılırdı. Bu işlemler aynı zamana denk gelip herkesin dış ortama gübre sermiş olduğu düşünülürse, sağlık açısından insanların nelere maruz kaldığını bu gün anlamak ve kabul edebilmek çok zordur. O zamanlarda, ölümlerin büyük oranda Hepatit-C den olduğunu şimdi anlayabiliyoruz. Güvercin güresi azotu fazla olan, çok etkili olan bir güre olup tercih edilirdi, kasabanın kuzey-doğusunda Nar vadisine bakan yamaçlarda bulunan, Halendere dediğimiz yerde, çoğunluğu aşağı mahalleden insanlar kayaları oyarak, küçük pencereleri olan güvercin evleri haline getirmişlerdi. Yüzlerce olan bu güvercinliklerde mahşeri kalabalıkta güvercin yaşardı insanlar muntazam olarak gidip güvercinlerine yem atar, gah gah diye bağırarak komşu güvercinlerini de çalmaya çalışırlardı. Karlı kış günlerinde, özellikle güvercinlerin tüneme zamanı olan akşam ezanına yakın zamanda, yem atanların sesi biri birine karışır, yankılanan sesler adeta bir koro oluştururdu. İlk baharda herkes güvercinliğini açar, yıl içerisinde biriken gübreyi alırdı. Şimdilerde, insanların ve kuşların terk etmesi ile bir anlamı kalmayan ve tarih olan bu yerler geçmişte çok önemsenen yerlerdi. Tabidir ki buralardan çıkan gübre miktarı ihtiyacı karşılamaz, o zaman civar yörelerden temin edilirdi . Amonyum nitrat ve amonyum fosfat içeren bu gübreler, çok kullanılmakla beraber, biraz pahalı olduğu için ancak varlıklıların tercihi olurdu.
Bağlara güre verme(gübreleme) genellikle son baharda olur; yağacak Karın ve yağmurun etkisi ile gübrenin bağ köklerine kısa sürede inerek fayda sağlaması amaçlanırdı. Gübre, bağ çubuk köklerine takriben 40-50 cm uzaklıkta toprağa açılan çukurlara gübrenin atılıp üzerinin toprakla kapatılması şeklinde yapılırdı.
FİLİZ ALMA : Filiz alma¸ çubuklar üzerinde bırakılan gözlerin haricinde, istenmeyen sürgünlerin temizlenmesi olup, bırakılan gözleri daha iyi gelişmesi içindi. Öncelikle kökler üzerindeki ler alınır, Salkımlar belirince ikinci kez filizler alınırdı.
Bağlardan istenilen verimin alınabilmesi için torağı havalandırılması ve istenmeyen otların temizlenmesi için gerekliydi, o dönemlerde mutlaka önce belleme sonrada bir veya iki kez çapalama yapılırdı. Bellemede toprak daha derinden havalandırıldığı için tercih edilir, Gücü yetebilenler iki defa bu işlemi yapardı. Bağ belleme genellikle keşik dediğimiz, karşılıklı dayanışma ile birden çok insanla yapıldığından, toplu çalışma konuşma, şakalaş ma, türkülü ve şarkılı şekilde pek keyifli geçerdi. Keza çapalamada ailece veya keşikli olarak topluca yapılırdı. O zamanlarda çapalama elle çapalama ve atla çapalama şeklindeydi. Günümüzde belleme yapılmayıp Atla veya çoğunlukla küçük traktörlerle yapılmaktadır. Geçen uzun zaman içerisinde yaşlanan bağlar sökülüp yenilenirdi. Bu yenileme yapılmadan önce, toprağı havalandırmak için takriben bir metre civarında toprak alt üst edilirdi Kirizma denilen bu işlemden sonra tekrar çubuklar dikilirdi. Yeni dikilen bir çubuk dört beş yılda mahsul vermeye başlar dı .Her iki dönemi yaşayan insanlar için, değerlendirme ve uygulama farklılıkları ile zaman içerisinde insanların bakış açısındaki değişim ve teknolojinin neler getirip neleri de aldığı hususlarını anlayabilmekte zorlanılmaktadır.
Bağlardan istenilen verimin alınabilmesi için, bağlara musallat olan hastalıkları bilmek ve onlarla mücadele etmek esastır. Ne var ki bu gün bilinen hastalıklar pek bilinmez, bilinse de mücadele için gerekli ilaçları bulma olanağı imkana bağlıydı. Bizim hatırladığımız kadarı ile birisi salkımlar çiçekte iken diğeri de alacalar düştüğünde, külleme denilen hastalıkla mücadele için bağlara kükürt atılırdı.
Bölgenin en önemli geçim kaynağı olan bağcılığın da diğer tarım faaliyetleri gibi atalardan gelme usullerle yıllar boyu kasabamızda da devam ettirilmiştir. O zamanlar Bölgede bağcılığın geliştirilmesi için devlet tarafından karayazı mevkiin de kurulmuş olan Bağcılık istasyonu da halkın bilinçlenmesi ve gelişim adına pek bir şey verememiştir.
Kasabamızda yapılan bağcılıkta, benim bildiğim, yöresel ismi ile siyah ve beyaz İmir (emir) Çavuş, parmak, kızıl, buludu, keten gömlek ismi verilen üzümler yetiştirilirdi.
BAĞ BOZUMU :Bu günkü anlamda Bağ bozumu faaliyeti, kuru kesme olarak tabir edilirdi. Siyah üzümlerin bir kısmı toprak sergilerde kurutulur, yenilir veya satışı yapılırdı. Beyaz üzümlerin bir kısmı, yemelik olarak ayrılır, özellikle parmak üzümleri kışın yemek için çalılara takılarak havadar ve serin yerlerde muhafaza edilir, çoğuda kesilip pekmez kaynatılır; siyah üzümün kalanlar yaş olarak satılır veya şaraphaneye verilirdi. Kurutmak için kesme (kuru kesme) ve yaş olarak ürün hasadını anlatmadan önce Nar hudutları içerisinde, Nar- Nevşehir arası eski yol üzerinde kurulmuş olan şarap fabrikası hakkındaki bilgi görgü ve duyumlardan da bahsetmemiz gerekir. Değerli ağabeyim ve meslektaşım, Gülşehir in yetiştirdiği Av. Ali İhsan Açıkgöz ün bu konuda yapmış olduğu yazılı medyada da yer alan Araştırma ve incelemeden aklımda kaldığı kadarı ile, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk; Kayseri, Niğde, Nevşehir, ve Kırşehir i kapsayan yurt gezisi sırasında bölge halkı çiftçinin ürettiği malların değerlendirilemediği yakınması karşısında, İlgilenmiş, Yanındaki görevlilere, AOÇ bünyesinde bir Tarım Satış Kooperatifinin kurulması talimatı vermiş, 1935 Tarih ve 2834 sayılı kanun ile bölgede tarım satış kooperatifi açılmıştır. 1942 yılında bölgeyi ziyaret eden İsmet İnönü Nevşehir e geldiğinde, Belediye Başkanı, çiftçinin taleplerini ileterek bir şarap faabrikası kurulması talebinde bulunmuştur. Sayın İnönü Yanındaki Tarım Bakanına, Nevşehir de AOÇ ne bağlı bir şarap fabrikası kurulması talimatını vermiş ve hemen çalışmalar başlamıştır. 1950 li yıllara gelirken fabrikanın büyük bir bölümü açılmıştı, Bizler Nevşehir’e Orta okula gidip gelirken çalışmaları izlerdik. Bölge çiftçisine uzun yıllar hizmet eden ve yüzlerce işçinin ekmek yiyip emekli olduğu bu güzelim fabrika siyasilerin elinde yok olup gitmiştir.
Üzüm salkımlarının iyice olgunlaşması ile 25 Ağustostan itibaren Kuru kesme(Kuruya Kesme) faaliyeti başlardı. Küçük bağlar yalnız aile fertleri ile, Büyük bağlarda imece usulü ya da Irgat(İşçi) tutularak kesilirdi. Kesim sıra ile en önce olgunlaşan yerlerden başlayıp, bağı çok olanların kesme işi 15-20 günü bulurdu. Gerek Bağ ve gerekse Bahçelerde hasat ın başlaması ile insanlarda tatlı bir telaş başlar, zamanı hiçe sayarak gece gündüz yorulmadan çalışırlardı. Sabahın erken saatinde insanların konuşma sesleri, at, eşek naraları ve araba sesleri ve köyün içini kaplar, Bağ yolları insanla dolardı. Uzun mesafeli bağlara giderken bazen bir pınar kenarında 5-10 dakika mola verilir( Gavur pınarı, kepez) insanlar oradaki pınarlardan sıra ile testilerini doldururdu. Gidiş yolunda pınar yoksa gereken su evlerden götürülürdü. Bağlara yaklaşırken biz çocuklar önden koşarak gider, en büyüklerinden bir salkım üzüm keserek bağın girişinde bekler, Ailenin yaşlısın yada aile reisine, hasadımız bol olsun diyerek sunar ve bahşiş alırdık. Bağa varıldığında, çalışma başlamadan önce Aile reisi bir iş bölümü yapardı. Ailenin yaşlı fakat çalışabilen bir erkeği Genellikle sergileri yapmaya ve kesilip taşınan üzümleri sermeye, Yaşlı büyük anneler Yemek ve bulaşık işlerine, kadın- erkek ehil kişiler kesime, Genç ve güçlü olan erkek ve bayanlar, genellikle çocuklara kesilen üzümlerin taşıma işleri verilirdi. Çalışma esnasında konuşmalar şakalaşmalar gırıla giderdi. Çalışmanın en tatlı bölümü yorgunluk sonrası öğle yemekleri idi. Genellikle Bol ve taze etle pişirilen patlıcan veya patates yemekleri, Tüm ailenin bir çember şeklinde ve yan oturarak(Kalabalık ise) oluşturduğu sofraya, büyük bir lenger(sahan) ile sunulan yemeği yerlerdi. Yemeğin yanında genellikle üzüm ( Misket üzümü) salkımları eşlik ederdi. Kesilen üzümle Güneşe bakan belli eğimde toprak yığını uzun sergilere serilirdi. Önceleri direk torağa serme yapılırken, maddi imkanlar ve gelişim sonucu önce altlarına gazete sermeye daha sonraları da sofra bezine benzer malzemelere serilmeye başlanmıştı. Serilen üzümlerin kuruması aşağı yukarı 15-20 günü bulur, bir hafta sonra üzümlerin altı üstüne çevrilirdi. Üzümlerin kesimi ve özellikle kurutulma sırasında beklenmeyen yağışlarda olur, bu yağış olduğunda gündüz gece insanlar bağa koşar ya üzerine bir şeyler örtülür, Kurumuş gibi ise toplanıp getirilir bir müddet de evde kalınca serilip kurutulurdu. Çok yaş olarak kalmış olanlara” gebeş “ denilir uzun süre evin damlarda kurumaya bırakılırdı.
Kuru üzün hasadının hemen ardında beyaz üzümlerin kesilmesini başlardı, genelde bağları olan her evde, bir şirehane (şirahna) bulunurdu. Kesilip küfeler içerisinde taşınan üzümle buraya dökülürdü. Bağ bozumu nun bir kısmı olan bu faaliyet daha bir zahmetliydi. Kesilip küfelere doldurulan üzümler günlerce eşekler ve at arabaları ile taşınır, akşama kadar bazen defalarca yapılan bu iş gençlere düşerdi. Şire haneler dolduğu zaman hemen hemen çiğnemeye geçilir, bağlarda kesimi devam eden üzümlere yer açılırdı. Çiğneme işini, ayaklarında lastik çizme, genç ve güçlü erkek veya kadınla yapardı. Çiğneme ile akan şire hemen alttaki “Bolum” denilen çukurda toplanır, oradan büyük kaplara dinlendirmeye alınır dı. Dinlendirme ile tortuları dibe çöken ve durulaşan şire geniş kaynatma leğenlerine alınıp, üzerine (100 kg şireye 1-1.5 kg ) Pekmez toprağı atılırdı. Pekmezlerin kaynatma zamanı gelince eşeklere yüklü toprak satanlar çoğalırdı. Pekmez toprağı %50-90 oranında kireç içeren, beyaz renkli bir toprak olup, Şire içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin dibe çökmesini aynı zamanda şire nin PH (6-6.5) seviyesini ayarlardı. Leğenlere konulan şire takriben 10 dakika kadar( yöresel tabirle bir taşım) kaynatılır ve dinlenme kabına alınır bekletilirdi. Pekmez kaynatma tabir edilen iş karışık bir işlem olup. Bilgi, göğü ve becerisi olan hanımların talimatına göre faaliyet yürütülürdü. Yapılması planlanan pekmez çeşidine veya Pekmez ile yapılacak ürünlere göre işlem sırası farklı olurdu. Yöremiz de genellikle; dur pekmez, Bal pekmezi, pelverde, Köftür, tarhana, cevizli sucuk yapılırdı.
DURU PEKMEZ : Dinlenmiş şire leğene alınır, Kıvama gelene kadar kaynatmaya devam edilir, Taşmaması için 2 saat kadar köpükleri kepçe ile alınır, renginin ve tadının güzel olması sağlanırdı. Pekmezin kıvama gelip gelmediğine alınan numune ile sık sık bakılarak, renk-tat- yapışkanlı gibi kontroller yapılır, numune üzerine su döküldüğünde, su ile karışmıyor ve suya rengini vermiyorsa ve ağıza alınca boğazı yakıyorsa pekmez olmuş demekti.
BAL PEKMEZİ : İhtiyaç ve leğenin büyüklüğü dikkate alınmak kaydı ile, Mesela leğen küçükse 6 büyük tas( 10-15 litre) şire dökülür, kaynatılmaya başlanır. Şire az olduğu için alt kısmının yanmaması için devamlı olarak uzun saplı çalı süpürge ile devamlı karıştırılır. Kıvama gelip koyulaşınca küçük bir leğene alınıp, beyazlaşana kadar kepçe ile bir iki saat çarpma yapılır. Büyük bir çömleğe alınıp içine bir oklava sokulur, 0nunla bir müddet alt üst edilir.
PELVERDE ( prkmezle yapılan reçel) : Leğenlere dökülen şire kaynamaya alınır, Rengini değiştirmeye başlayıp tatlanınca, ne reçeli yapılacaksa, ayva, yanmamış kirece yatırılmış su kabağı, kayısı, erik gibi malzemeler içerisine atılıp kaynatmaya devam edilir, koyulaşıp reçel kıvamına gelince çömleklere alınır.
KÖFTER (köftür) : Leğene konulan şire ye 1/10 oranında Un ve nişasta karışımı konulup kaynatılır. İyice pelteleşip balon balon olunca işlem tamamdır. Leğen yere alındıktan sonra ceviz sucu yapılacaksa ipe dizilen ceviz demeti birkaç kez aralıklı olarak batırılıp kurumaya alınır. Leğendeki köftür bulamacı, altı pekmezle yağlanmış kenarlı tepsilere dökülür. (bir nostalji; leğenin dibinde kalan artıklar için mahalle çocukları çağrılır karpuz kabuğu ile yalayıp temizlenmesi sağlanırdı) ertesi gün katılaşan köftür yamuk şeklinde dilimlenir hasırlar üzerinde 3 gün altı 3 günde üstü kurutulduktan sonra bir örtü içine alınır, terletildikten sonra küplere konulurdu.
TARHANA : Şire üzerine 1/8 oranında yarma konulup kaynatılır. Göz göz kaynamaya başlayıp pişme kıvamına deldiğinde indirilir. Bu şekli ile kurutmadan yemek isteyenle doğrudan çömleklere basarlar. Kurutmak isteyenler de ertesi günü ellerine pekmez sürerek ceviz haline getirilen topların üzerine basıp hasırlar üzerinde kurumaya bırakılır. Köfter ve tarhana o zamanlarda kış günlerin vaz geçilmezleriydi. Afiyetler olsun. 25 Eylül 2024
HAZIRLAYAN
FİRDES—FAİK SARIHAN
Ekmek (Yufka) Yapmak
Bizim Hikayemiz
NAR DA YUFKA EKMEK ZAMANI
…
“Yanık ekmek kokusunun olduğu her yerde mutlaka dolu dolu canlı bir yaşam vardır” M.Nalçacı
…
“Geliiin ! Gelin ! Kalk gııız, sabah ezanı okundu okunacah !”
Aslında sabah ezanı okunmasına daha çok vardı. Vakit henüz gece yarısını henüz geçmişti. Hatice gelin yattığı yerden gözlerini oğuşturup duvarda ki saate baktı; saat bir buçuğu ancak gösteriyordu.
Gecenin bir yarısı kaynanası ona sesleniyordu. Hatice gelin yatağında “Ooof !” deyip döndü. “Şu Nar’ın işi de heç bitmez “ diye söylendi. Üstündeki yün yorganı kocası tarafına usulca ittirip yatağından doğruldu. Kocası Murat horul horul uyuyordu. İlk defa onun uykusunu kıskandı.
“Aaah ah ! Erkek olmak lazımmış, tüm iş gadınlarda On iki desti ekmek yapmak golay mı ? Kolay değil amma mecburen yapılacak. Gış gapıda o kadar insan, çoluk çocuh gışın ne yiyecek ?” diye söylendi.
Gözünden uyku akıyordu. Uyku öylesie tatlıydı ki hani bi yarım saat daha uyusa kötü mü olurdu. Hatice küçüklüğünden beri uykuyu pek severdi; kim sevmez ki; o sımsıcak yatakta mışıl mışıl uyumak varken.
“Gııız geliiin, yine uyuya mı galdın yosa ? “
Kaynanası ona bi daha seslenmişti. Onun huyunu bilirdi; cevap alıncaya kadar katiyen susmazdı.
Hatice gelin yatağından usulca kalkıp köşedeki çağda bulunan ibrikte yüzünü yıkadı. Su buz gibiydi ama gözünü açmasına yardımcı olmuştu. Ahşap pencereyi açıp aşağı avluda kendisine seslenen kaynanasına ;
“Şimdi üstümü giyinip geliyom” dedi.
Pencerenin ahşap pervazları çürümüştü, zorla da olsa pencereyi tekrar örttü.
“Şu kadın illaki uyandırıncaya kadar bağırır durur. Gelin şunu getir, gelin bunu götür, gelin şunu al, bunu ver heç bitmez ki ” diye söylendi.
Hatice gelin dimisini giydikten sonra gül desenli yemenisini alel acele başına sarıp taş merdivenlerden tandır evine indi. Gecenin bu vakti her taraf zindan gibiydi, elektrik düğmesine bastı; kahretsin bugün yine elektrik yoktu. Rafda ki gaz lambasını bulunduğu yerden alıp yaktı. Loş bir aydınlık kısmen de olsa tandır evini aydınlatmıştı. Birazdan komşular gelir diye düşündü; eski birkaç kilim ve örtüyü tandır evinin beton zeminine serdi. Sonrada tandırı yaktı. Çalı ve çırpıların alevi tandır evinin aydınlanmasında yardımcı olmuştu.
Kaynanası Fadime ekmek açma tahtalarını yerlerine bir bir koyarken;
“Amaaan ! Eskiden elektrik melektrik mi vardı sanki , azıcıh ışık olsa bize yeter de artar bile” dedi.
Hatice, kaynanasına ses etmedi, siyah ekmek sacını dikkatlice yanan tandır ocağın üstüne koymaya çalışıyordu. Sacı yerine yerleştirince rahatladı.
Biraz sonra dış kapının çıngırak sesini duyuldu; komşuları ekmek yapımı için bir bir geliyordu.
Taşıyıcıların Zeynep kadın, Kör Nazminin Emeti, Nalıncının Ayşe Nene, Gara gızın Dürdane ve Kulaksızın Halime kadın olmak üzere hepsi gelmişti.
Nar Kasabası’nda ekmek yapımı gecenin bir yarısı başlıyordu.
Hatice gelin ekmek tahtalarının yanına açma unlarıda hazırlamıştı ki kaynanası Fadime;
“Geliiin “ dedi “Gayıt damında ki hamırları gap da gel” diye seslendi.
Sanki hamuru getirmesini bilmiyordu. Şu gaynanası Fadime var ya, illa ki bişey söylemeden duramazdı.
“Tamam tamam !” dedi “Sen merah etme, şimdi alır gelirim”
Yufka ekmek açacak olanlar kaynanası ile birlikte beş kişiydi. Altıncısı Zeynep kadın ise tandırın başında ekmekleri pişirecekti. Ekmek pişirmek maharet ister, her kadının eli buna ehil değildi. Hatice gelin bir seferinde tandırın başına geçmiş ekmek pişirmeye başlamıştı ki yufkaların çoğunu sacda yakmıştı. O da bir yana kaynanasının çenesi bir açılmış pir açılmıştı;
“Bu gelin de bişey beceremez canım.. Ne olacah anasına çekmiş. Anası garasofu’nun Hayriye de bunun gibi eli ağırdı. Dut dibine düşermiş; tıpkı anası” deyip, sayıp durmuş, günlerce dır dır edip durmuştu.
Hatice gelin kaynanasının laflarına hiç ses etmemiş fakat bir daha da ekmek çırpısını eline alıp tandırın başına geçmemişti.
Gece yarısı ekmek yapımı başladığında millet uykudaydı.
Ara sıra inek molaması duyulsa da tavuklar, horozlar, atlar, eşekler ve bicümle canlılar uykudaydı. O gece sadece oklavaların ekmek tahtaları üzerinde, maharetli eller arasında dönüşü duyuluyordu. Gözler birleşmiş, parmaklar yürekle bir olmuş hamura emek veriyordu. Yanık ekmek kokusu etrafa yayılırken uzaklardan birkaç köpek sesi duyuldu. Zeynep kadın;
“Köpekler ekmeğin kokusunu almış olmalı “ diye söylendi.
Gecenin bir yarısı dumanlar tandır evin bacasından çıkıp karanlıkta kaybolurken oklavaların hamura hasretle sarılışı ve maharetli ellerde kağıt inceliğinde açılışı ustalık isterdi. Narlı kadınlarda ise o ustalığın en alası mevcuttu.
Ekmekler açılıyor sacda pişip diziliyordu. Bu arada laf lafı açıyor, sözler uzayıp gidiyordu. Kör Nazmiler’in Emeti böyle zamanlarda sessiz kalmayı hiç sevmezdi.
“Gomşular “ dedi “Duydunuz mu ?”
“Neyi” dedi Nalıncı’nın Ayşe nene.
Emeti, şöyle bir sırtını duvara dayayıp dimisinde biriken unları çırptıktan sonra;
“Nene neyi olacah” dedi “ Sarı oğlanın Mıstafa geçen günlerde kör değirmenin orada iki gara keçi görmüş.”
“Eeee !” dedi Ayşe kadın merakla.
“Eee si, şu sahipsiz keçileri alıp eve götüreyim demiş. Birini eşeğin gıçına goymuş diğerini de gucağına alıp sürmüş eşeği çaydan tarafa”
“Amanııın ! Gııız, şeytan meytan olmasın sahın “
“Tas tamam öyle imiş.Geçilerin ağırlığından eşek yürüyememiş. Daha çaya varmadan iki gara keçi gendilerini eşekten aşağı atmış. “
“Vah vah ! Amanında amanın ! Mıstafaya eyi ki bişey yapmamışlar”
“Yapacaklarmış amma o sıra Mıstafa eşekle suyu geçivermiş. Biri Mıstafanın ardı sıra seslenmiş; ulan Mıstafa demiş, suyu geçmeseydin gününü görürdün ya demiş. O sıra eşeğin ayahları çay kenarına çahılıp galmış”
“Tüüü tü ! Mıstafa ne yapmış ?”
“Ne yapacah eşeği orada bırahıp gaçıp gelmiş eve “
“Garısı Zehra sormamış mı heriiif eşeği ne yaptın diye”
“Sormaz mı heç. Mıstafa kan ter içinde kalmış elini yüzünü yıkarken öldüm demiş. Avrad ben bugün ölmezsem bi daha heç ölmem demiş”
Bu laf üzerine tandır evindeki kadınlar gülüştü. Gara gızın Dürdane elindeki yufka ekmeği pişirici Zeynep kadına uzatırken;
“Ben inanmam” dedi. “Ne Mıstafanın söylediğine inanırım ne de geçilere”
“Sus gız” dedi Nalıncının Ayşe nene. “Çarpılırsın valla”
“Çarpılır mıyım bilmem amma ben Mıstafaya inanmam. Babası Sarı oğlan da böyle şeyleri çoh görürmüş. Hep onlara mı rast gelir ? Yoh canım inanmam.”
Hep birlikte korkuya karışık gülüştüler. Derken laf lafı açtı sohbet aldı başını gitti. Zaman nasıl geçti bilinmez, sabah olup gün ışır iken kapının çıngırak sesi duyuldu; gelen Kel İzzet’nin Abdullah’ın karısı kadersiz Zeynep idi.
“Gomşular golay gelsin “ dedi “İki işleme yaptıracahtım da yımırta getirdim”
Hatice gelin Kel İzzet’in karısını şöyle bir süzdü. Kel İzzet’in karısı görmeyeli iyice küçülmüş gibiydi
“ Olur mu anacığım” dedi Hatice “Ben birazda çömlek peyniri gatarım.Sade yımırta pek iyi olmaz”
“Gelin , sen bilirsin” dedi kadın boynunu bükerek. Belli ki evde birkaç yumurtadan başka şey kalmamıştı.
Kel İzzet’in Zeynep işlemeleri alıp giderken Fadime ana seslendi;
“Bacııım !” dedi. “ Ekmek fazla olacah gibi, ahşam üstü gelde ıslatıp sana biraz vereyim”
“Sağolun gomşular . Allah bileğinize güç versin” deyip gitti.
Ayşe nene, Kel İzzet’in karısının ardı sıra söylendi;
“ Aman ki aman ! İşi zor. Kel İzzet sele gideli yıllar oldu. O gün bu gündür çeker durur garibim Zeynep iyi kadındır, namuslu kadındır amma kaderi bi kere küsmüş. “ dedikten sonra Hatice geline dönüp;
“Afferim gelin” dedi. “İşlemeye ne iyi akıl ettin de peynir koydun. Böle şeyler sevaptır sevap !”
Hatice gelin ses etmedi, dış kapı açık olduğu için Kel İzzet’in karısının ardı sıra bir süre baktı, sonra da;
“Allah yardımcısı olsun “ dedi. Başka şey demedi. Güneş çıkmış bir adam boyu yükselmişti bile..
...
Duvar üstündeki kuru bağ çubuklarına tutunmuş serçe kuşlarının ötüşü mahalleye bir canlılık getiriyordu. Kuşlar sonbaharın tadını çıkarır iken diğer yandan karınlarını doyurma peşinde olmalıydılar ki tandırdan çıkan gazel alevine pür dikkat bakarak kendi aralarında cıvıldaşıyorlardı. Sacda pişen yufka ekmek kokusu küçük midelerini kabartıyor ve bu onları çıldırtıyordu.
Kadınlar gece yarısından bu yana hiç durmadan çalışmışlardı. Bir tek sabaha karşı kısaca ara verip asmalık parmak üzümü yanında birer işleme yemişlerdi. Gece yarısından bu yana hiç durmadan hamur açan hünerli eller öğlen vakti olmasına rağmen aynı hevesle oturdukları kalın tahtaların başında aynı çeviklikle hamuru bir kağıt inceliğinde açıyorlardı. Oklavaların tahtaya vuruşu berekete yoğruluyordu. Hani derler ya Anadolu kadını ekmek gibi bereketlidir; eline ne alırsa çoğaltır ki hey hat ! Yufka ekmek de öyledir; açıldıkça açılır, piştikçe kabarır, dizildikçe kayıt damında yükselir ve bir kış boyu tüm horantanın karnını doyurur. Yufka ekmek öyle kutsaldır ki bir kırıntısı bile yerde kalmaz öpülüp sofraya gelir. Sofrada kalan kırıntılar ise bir duvar dibine itina ile dökülüp kuşları yemesi beklenir. Bağ çubuklarına tünemiş kuşlar şimdi o kırıntıları bekliyordular ki dış kapıdan içeri hızla giren bir çocuğun sesi duyuldu;
“ Anaa ! Çok acıhtım valla !”
Anası çocuğun gelmesini beklemiş olmalı ki onu görünce ekmek tahtası üzerinde açmak üzere olduğu hamura yarım hamur daha ekledi ve tandıra dışarıdan kuru çalı çırpı getiren gelinine;
“Geliiin !” diye seslendi. “Yavrım okuldan gelmiş, ona çölmek peyniri getir”
Hatice gelin kaynanası Fadime kadının cırtlak sesini dışardaki avluda duyunca yüzünü ekşitti. Oğlanın geldiğini o da görmüştü; içinden “ Bu kadın bağırmasa olmaz sanki” diye geçirdi. Kaynanasının aksine sesini yumuşattı;
“Tamam anacığım” dedi “Ben şimdi hazırlarım” Sonra da okuldan gelen çocuğuna dönüp;
“Halil, içine soğan katayım mı ? “ diye sordu.
“Kat kat !” dedi çocuk . “Üstüne de sade yağ sür”
Hatice gelin kayıt damına doğru giderken kaynanası Fadime söylendi;
“Sanki bilmiyo” dedi “Bu çocuh işlemeyi penirli yer. Anasından doğdu doğalı penirli soğanlı sever. Şekerli, cevizliye bir türlü alışamadı getti. Bunu ben biliyomda doğuran öğrenemedi bir türlü”
Tandırın başında yufka ekmekleri pişiren Zeynep kadın lafa girdi;
“Benim çocuhlar cevizli sever. Cevizli işleme dedin mi dünya onnarın olur.. Aaah, mideyle gönüle akıl erdiremezsin. Şakirlerin Nuri gasabada onca gız varken getti de maccandan muhacir gızı Nazmiye’yi alıp geldi. Babası Şakir ağa “Ne lan bu gız !” diye garşı çıhmış. Nuri cıplah, cebinde guruşu yoh amma babasına dikili vermiş; “Babaaa baba !” demiş “ Ya Nazmiye’yi gelin olarah gabul eden ya da bu evde bi dakka durmam “ demiş.
Şakir çavuş’un başka oğlu yoh ki, olmayınca oracıhda gıçının üstüne otura galmış “
“Aaa ah !” diye söze girdi kör Nazmi’nin karısı Emeti..”Şakir çavuş hak etti valla.. O da babası Sülümana çoh çektirmiş derler. Ne bilem köylü öle der. Garısı Naciye Narlı mı sanki, Gore’den alıp gaçırmış”deyip yemeni altından güldü. Emeti kadın elli yaşına gelmesine rağmen minyon tipli olduğundan mıdır nedir yanakları al al elma gibiydi. Aslında Emeti kadın genç kızlığında Şakir Çavuş’a yangındı. Fakat Şakir çavuş Goreli Naciye’ye gönlünü kaptırmıştı.. Emeti belli etmeden o gün bu gündür Naciye’ye kin tutardı. Bunu az çok tahmin eden ev sahibi Fadime kadın biraz önce gelini Hatice’nin ardısıra söylenen o değilmiş gibi komşusu Emeti’ye çıkıştı;
“Sus gız !” dedi. “Dediklerin pasaklı Naciye’nin gulağına gitmesin”
Emeti kadın elinde ki oklavayı sertçe açtığı hamurun üstüne vurdu ve;
“ Gederse getsin “ dedi “Bu köylü Emeti’yi de bilir, pasaklı Naciye’yi de”
Konuşulanlardan bir şey anlamayan küçük Halil annesinin ona getirdiği soğan katkılı peynirli işlemeyi iştahla yiyordu ki dış kapıdan içeriye bir gölgenin süzüldüğünü gördü. Elindeki işleme dürümünü ısıracaktı ki tandır evine dönüp bağırdı;
“Anaaa ! Gonca abla geldi !”
Gonca, komşuları garip Osman’ın en küçük kızıydı. Yaşı henüz on sekize bile gelmemişti fakat servi boyu onu daha çok gösteriyordu. Beline kadar inen uzun siyah saçları ona bambaşka bir güzellik katıyordu. Sürmeli ahu gözleri ise tıpkı anasına çekmişti. Kısacası Gonca ‘yı yolda gören kasabalı gençler yanından geçerken içinden bir “Aah !” çekerlerdi. Bunu bilen anası Safiye Gonca’nın omuzuna bir çocuk gibi nazarlık takmıştı.
Gonca, elindeki peynir ve birkaç yumurta bulunan bakır tası ekmek yapanlara doğru uzatırken gülümsedi;
“ Herkese kolay gelsin analar “ dedi.
Gonca’nın sesi kadife gibi yumuşacıktı.
Herkesten önce duvar köşesinde ekmek yapmakta olan Gara gızın Dürdane atıldı;
“Sağol gızııım !” dedi “Sağol yavrum. Getir hele getir ! Senin işlemeni ben yapıcam” deyince içerideki herkes bir birinin gözüne şaşkınlıkla baktı.
Gonca kız tası bıraktığı yerden tekrar alıp Dürdane kadının yanına bıraktıktan sonra;
“Sağol Dürdane teyze” dedi
“Teyze olur mu yavrum, anne desen daha eyi olmaz mı ?”
O an ortalıkta buz gibi bir hava esti. Gonca kız bazı şeyleri anlamış olmasına rahmen oralı olmadı ve ses çıkarmadı. Aslında işin gerçeği şöyleydi; Dürdane oğlu Mehmet’e garip Osman’ın bu dünyalar güzeli kızı Gonca’yı uygun görmüştü. Bunu birkaç yerde dile getirse de aileden bir cevap gelmemişti. Belli ki Gonca oğlu Mehmet’i istememişti. Neymiş efendim oğlu Mehmet’in burnu biraz uzunmuş, benzi solukmuş, boyu kısaymış, sıskaymış vs.. Olsun, oğlunun işi gücü yerindeydi ya. Bu devirde boyu posu kim arıyor ki; millet paraya bakıyor paraya..
“Değil mi kızım ?” dedi Dürdane. Sonra devam etti;
“Parasız pulsuz boy pos olsa ne faydaaa ! Boy devede bilem var “
Dürdane’nin ağzı açılmaya görsün kolay kolay susmazdı. Bunu bilen ekmek pişirmekte olan Zeynep kadın garip Osman’ın kızının yüz renginin değiştiğini fark edince araya girme gereği duydu. Çırpıda ki ekmeği havalandırıp kızgın sac üzerine tekrar yatırdı ve;
“Dürdane Dürdane !” diye çıkıştı “ Her şey para demek değildir. Gönül birini sevdiğinde samanlık seyran olur. “ Sonra Gonca kızı yukarıdan aşağı süzüp;
“Gonca kızımızında bir sevdiği vardır elbet” dedi.
Belli ki Zeynep kadın Gonca’nın ağzını arıyordu.
Bu laf üzerine Gonca kız utandı, yüzü kızardı. Bir şey diyecekti vazgeçti; gözleri sacda pişmekte olan işlemelerine baktı. İçinden şu işlemeler bir an önce pişse de buradan gitsem der gibiydi. Fakat Dürdane kadın susacak gibi değildi;Zeynep kadına çıkıştı;
“Niye ?” dedi “Benim oğlumun nesi varmış ? Sevgiymiş pöh ! Zamanla o da olur. Gonca’nın anası Safiye Garip Osman’ı sevip de mi geldi ? Hadi canım sendeee!! !”
Pişen işlemelerini özenle bakır tasa yerleştiren Gonca bu laf üzerine dayanamayıp dikiliverdi;
“ Dürdane teyze “ dedi “Bana ne sen lazımsın ne de burnu uzun sümüklü oğlun “ deyiverdi.
O an hamur bezeleri üstünde yuvarlanan oklava sesleri duruverdi. Zeynep kadın kızgın sac üzerine yatırdığı ekmeği unutmuş olmalı ki yanık bir ekmek kokusu tandır evini sardı. Garip Osman’nın kızından her şeyi beklerlerdi ama bu kadar keskin sirke olacağını kimse tahmin bile etmemişti.
Gonca lafının burada ağır olacağını bildiği için işlemeleri alel acele bohçaya sardı ve;
“Size golay gelsin” dedikten sonra hızlı adımlarla kapıdan çıkıp gitti.
Dürdane’nin ağzı açık kalmış bir halde bir şeyler söyleyecek ama söyleyemiyordu. Dürdane’nin yüzü ocaktan çıkan alev gibi kıpkızıl olmuştu. Bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Ağzı açık kalmıştı. Dürdane’ye belli ki kötü bir şeyler olmuştu.
Bunu ilk fark eden olayları hamur tahtasının başında sessizce takip eden Kulaksız’ın Halime oldu. Halime kadın hiç kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı fakat durumun vahametini anladı; ağır gövdesinden umulmayacak bir çeviklikle ayağa kalkıp hemen yanında ki Dürdane’nin imdadına yetişti.
“Goşun bacım goşun ! Bu kadına bi haller olduuu !” diye bağırdı.
Avluda peynirli gözlemesini yiyip bitiren çocuk olanları şaşkınlıkla izliyordu ki;
“Haliiil !” diye bağırdı Halime “Lan bi tas su getir ! “
Oğlu Halil’den önce Hatice gelin koşup bir tas su getirip Dürdane kadının başından aşağı döktü Sonra da kadının kaskatı kesilmiş boynunu ve sırtını elleriyle oğuşturdu.
Dürdane;
“Oooh !” deyip kendine geldi. Elleriyle ıslak yüzünü sildi. Sonra da ;
“Ne ne ne dedi ? “
“Kim ?” dedi Hatice gelin gülerek
“Ki ki kim olacak , o gevur Osman’ın gızı, bana ne dedi ?”
Ekmek yapan kadınlar bir birinin gözüne baktı. Dürdane hak edilen bir lafı suratına yemişti. Hiç kimsenin güleceği yoktu ama önce Kulaksız’ın Halime güldü. Halime öylesine gülüyordu ki ayıp olmasın diye unlu elleriyle yüzünü kapatıyor sonrada ellerini dizlerine vuruyordu.
Bunu gören diğer kadınlarda Halime’ye katıldı.
Herkes kah kahalarla olan bitene gülüyordu. Bunu gören Dürdane daha da kızdı;
“Gülün gülün bakalım “ diye çıkıştı. “Yarın sizin de oğlunuz kızınız evlenecek. Siz şimdi gülün bakalım. “ deyip sustu.
Dürdane , ekmekler bitinceye kadar bir daha hiç kimseyle konuşmadı..
…
“Anaa ! “ dedi Halil çocuk “Ben işlemeyi bitirdim okula gidiyom”
Hatice gelin oğlunun siyah renkte önlüğündeki un tozunu gördü;
“Dur dur !” dedi “Önlüğüne işlemenin unu bulaşmış, onu silim de öyle git”
Sonra devam etti;
“Okuldan çıhınca hemen eve gel tamam mı ?”
“Tamam” dedi çocuk. “Tandıra patates gömecen mi ?”
“Tabi ki..Senin için şeker pancarı da gömerim”
Çocuk sevinçle ellerini bir birine vurdu. Avludaki duvarın üstündeki serçe kuşları telaşla havalandılar. Belli ki çocuğun el vurmasından tedirgin olmuşlardı. Çocuk okul yoluna koşar adım uzaklaşırken kuşlar tekrar eski yerlerine yani duvar üstündeki çubukların üstüne kondular. Sonra da hep birlikte cıvıldaşmaya başladılar. Sohbetleri Dürdane kadın üstüne olmasa da belli ki ekmek kırıntısı ve etrafa yayılan yanık ekmek kokusu üzerineydi.
...
Sevgili dostlar Anadolu da o kuşlar kuru bağ çubukları üzerinde ekmek kırıntısı hala bekliyor mu bilmiyorum fakat elbette ki her ekmek yapmında buna benzer sohbetler ve yaşamdan kesitler mutlaka geçmiştir. Bizimkisi kalplerden yüzlere yansıyan tatlı bir tebessüm bırakabilmek. Nar da ekmek yapımının değerini anlatabilmektir.
Ayşelerin, Fatmaların, Eminelerin hünerli ellerinden çıkan yufka ekmekler şimdi belki çok azalsa bile Anadolu’nun bağrı her daim yanık ekmek kokar. Bundan olsa gerek serçe kuşların umudu hiç bitmez. Bir ocağın tütmesi onlar için bereket ve dolayısıyla yaşamın ta kendisi demektir.
Bu küçük hikayemizi okuyan gözlere selam ve sevgilerle..
Son sözüm ; yüreğinizde tüten yufka ekmek kokusu hiç eksilmesin. Kalın sağlıcakla..
…
Bir gün olur ya duvarları yıkık dökük bir evde
yanan bir ocak görürseniz
bilin ki umut henüz tükenmedi
Bir çocuğun gözlerinde kanat çırpacak kuşlar
sevinçten çiftetelli oynayacak kraliçe arı
karıncalar güneşe meftun hasret giderecek
beyaz bir gelincik selam duracak hayata
Heeey umudu sırtlayan çocuk !
Yarın ellerinde yufka ekmek kokusunda gelecek
Unutma...
Muharrem NALÇACI…21 Ekim 2021 - NEV-NAR
Kasabamızda Yetiştirilen Ürünler
Yetiştirilen her türlü Meyve, Sebze ve nebatatlar



"HANİ YADA BENİM,"
"ELLİ DİRHEM PASTIRMAM"...
Selâm; bugün yazımda Nevşeer'imizin vazgeçilmezi "Sucuk" ve "Pastırma" yani Bastırmayı" Rabbim'in izniyle aanadııp yazıvirecegim.
Bu sefer "Kalbe giden yol mideden geçer" misali biraz boğaz kültürümüzden bahsedeyim didim, didimde...
Gözünü açıyorsun "Doğdu" diyorlar,
Kapatıyorsun "Öldü" diyorlar!
Göz kırpmalık geçen zamanımıza da
"ÖMÜR" diyorlar ya...
İnsanoğluda; dünyaya gelişinden itibaren açlık içgüdüsüyle ilkin ana memesinden başlayıp soonada karın doyurma kaygısıyla ömrü yittiğince çalışmaya başlamış, akabinde ise "EDEP" ve "HAYA" ile de giyinme telaşına düşmüştür.
Sadece bizlermi; Kurt, kuş bütün mahlukatta boğaz için mücadele etmiş, etmektedir.
İnsan ömrü "Ezan ile Selâ" arası diilmidir. "Kulağına okunan "EZAN" ile başlar, çalışır, çabalar, hırs yapar, para, mal, mülk biriktirir, sayılı nefeslerince yaşar ömrü bittiğinde ise "SELA'sı" verilerek, nasip olursa 2 metre kefen ve eskiden gerisine tıkılan bir tutam pamuk, şincilerde ise sıkılan bi gıdım silikon ile dünyaya veda eder. Modern oldukya şinci ise ona "Son yolculuğuna uğurlandı" deniyor. Kısacası "Rabbine" döner.
Hepimiz haktan geldik, hakka döneceğiz...
"Inna Lillâhi ve İnna İleyhi Raciun."...
Şincik diyeceğinizki bizim kız; Sucuk didin, Pastırma didin, nirden başladın, nire gittin. Bende diyeceğimki; sucuk, bastırma kolay iş, ben başa sardımki zaman zaman nirden gelip, nireye gideceğimizi hatırlayalım ve hiç unutmayalım...
Gelelim konumuza; güccüklüğümde güz mevsiminde babam 3..5 koyun "Etlik" kestirirdi. Gavurmamız, Gıymamız, Sızgıtımız yapılırken, rahmetli babam az yağlı kısmından sucuk için ayırır, hayvanın bel kısmınıda uzunca ve bütünce kemikten ayrıştırır, 1gün dinlendirirdi. Baba kız; hem sucuk, hem pastırma için gerekli malzemeyi almak için "Kemikkıranlar''ın dükkanına giderdik.
Niredemi himen tarif edeyim.
Bizim ev Tavukcu Cami'sinin 2 ev berisindeydi. Bizim evden çıktıh, köşeye varınca, Saraç Memmet Gücca'nın evinin gıyından, öksüzoğlu sohağa girerdik.
"Nevşeer'in bağları,"
"Büklüm büklüm yolları" misali;
daracık sokakları geçer, önce sol sonra sağ, tekrar sol, tekrar sağ yaparak, "Göreme Otelinin" yanından ver elini meydan fırını..
Meydan fırınında biraz soluklanır, karşıya geçince, Bekir efendi Camisine giden, Tahmis caddesinin girişinde, kapısında asılı kuru barsakların olduğu "AKTAR" dükkanına varırdıh. (Sağ orta resim).
Burası niresimi "Kemikkıranlar" işinin ehli, esnafın hası, böyüklerimin dükkanıydı.
Sadece kaç kilodan sucuk ve kaç kilo bel etini söylemek yeterliydi. Sucuk için ayrı, pastırma için ayrı baharatları ve kuru barsağı poşetler verirlerdi. Bizde eve dönerdik.
"RABBİM" ölmüşlerine rahmet, yaşayanlarına selâmet versin diyelim...
"Eşeğin büyüğü ahırda" derlerya zorlu maraton evde bizi beklerdi. Anam, babam, halam üçlüsü gardını alır, işler paylaşılır.
"İş bizi değil biz işi görürüz" misali çalışmaya başlarlardı.
Rahmet canına Dursun halamın; kolu elle çevrilen et çekme makinası vardı. Ama onu sadece (Sağ üst temsili resimdeki gibi) sucuk doldurmaya kullanırdık. Babam kilolarca eti "Bulamacın Hüsna" emmigilde çektirirdi.
Anam sufra bezini serer üstünede orta boy ilaanımızı guyardı.
Angarya işlerde bana kitlenirdi.
Angarya nemi saatlerce sarımsak soyardım. Önce ellerim kaypaklaşır, sonra burnumla, elim sarımsakla arkadaş olur ha babam de babam ben hep sarımsak soyardım, babamda soyulmuş sarmisakları havanda bi gözel ezerdi.
Halamla, anamda sırayla ilaandaki çekilmiş etin, başına geçer. Babam baharatlarını (kimyon, yenibahar, tuz, bahar, az karabiber) katar.
İki çilekeş kadın, çölmek pindiri bastıkları gibi bu seferde sucuk içi gararlardı..
Et kıvamını alınca dinlendirilir, beri yandan bigün önceden ıslanan barsaklar hazır edilirdi. Ağşam anam sufra, honça teşkilatını yeniden gurar, babam makinanın başına geçer, çeker Besmeleyi Bir ilaan garılmış sucuk içi, hazneden verilir, barsaklarda yerini alırdı. Halam ara ara boğumunu yapar, iki ucunu birleştirir, düğüm atardı.
Babam da oklavayla hafiften yassılar, kuruması için mutfağın cereklerine asardı.
Biz etlik keserdik emme, gariban komşularımız, sucuk yapmak için kafa eti alırdı. O daha ucuz olurdu, kasaplar ineklerin kafa etini sıyırır, dil etinide içine katar, hazır ederdi. Kovalar dolusu alıp gelirlerdi, içinde kemik kalmasın diye iyice ayıklanır, bir veya iki işkembede gümüş gibi kazınır, yıkanır, doğranır, yumuşak olsun diyede sakatat babında akciğer gıyılır, hepsi birden kıyma makinasında çektirilir, baharatları katılır, barsaklara doldurulur, kurusun diye asılırdı. Gonşularımızda sucuklarını gış boyu afiyetle yirdiler...
Gelelim bastırmamıza; yuharda babam hayvanın bel kısmını uzunca ve bütünce kemikten ayrıştırır, 1gün dinlendirir dimistimya. Antrikot'da dirdi babam sırt etine; 2 barnak kalınlığında biçimlice keserdi, önce dövülmüş sarımsağa yatırırdı. 1 kaç gün sonaa sarımsağı sıyırır, çemen, bahar, kimyon, karabiber, tuz biraz suyla çemen harcını garar, bu lop lop etleri bi gözel çemen harcıyla sıvardı.
Geniş kenarlı böyücek bi tepsimiz vardı, çemenli etleri intizamla balık istifi gibi dizerdi, ara sıra gider, gelir, çemenin etin içine işlemesi için alt üst çevirirdi. Guruması için gölge bir yere sırayla asar, altınada kase dizerdi. Damlayarak biriken çemenleri anacığım ziyan etmez, ekmek dilimlerine sürer, kahvaltıda baklava, börek gibi giderdi.
Rahmetli babamda zaman zaman engin bilgilerini konuşturur, "Pastırma Sıcakları" Ekim ayının ortasından, Kasım ayının sonuna kadardır, 1.5 aylık dönemde sucuklar, pastırmalar kuruyacak dirdi..
Rahmet canına babam.
Geçenki yazımda "Etlik" didim, dilim döndüğünce yazıp anaatmaya çalıştım. Boönde "Elli dirhem pastırmam" didim, etin baharatla gardırılıp, barsaklara sucuk olarak doldurulup, cereklere asılmasının, yumuşacık bel etininde çemene yatırlıp, pastırmayı dönüş hikayesini anattım.
Biraz hayat, biraz mutfak dirkene; bugünlükte yazımın sonuna geldim...
Sağlıklı, Sıhhatli, Günler Dileklerimle...
Yasemin Tutuş
27.03.2021 - NEV-NAR