“Yanık ekmek kokusunun olduğu her yerde mutlaka dolu dolu canlı bir yaşam vardır” M.Nalçacı
…
“Geliiin ! Gelin ! Kalk gııız, sabah ezanı okundu okunacah !”
Aslında sabah ezanı okunmasına daha çok vardı. Vakit henüz gece yarısını henüz geçmişti. Hatice gelin yattığı yerden gözlerini oğuşturup duvarda ki saate baktı; saat bir buçuğu ancak gösteriyordu.
Gecenin bir yarısı kaynanası ona sesleniyordu. Hatice gelin yatağında “Ooof !” deyip döndü. “Şu Nar’ın işi de heç bitmez “ diye söylendi. Üstündeki yün yorganı kocası tarafına usulca ittirip yatağından doğruldu. Kocası Murat horul horul uyuyordu. İlk defa onun uykusunu kıskandı.
“Aaah ah ! Erkek olmak lazımmış, tüm iş gadınlarda On iki desti ekmek yapmak golay mı ? Kolay değil amma mecburen yapılacak. Gış gapıda o kadar insan, çoluk çocuh gışın ne yiyecek ?” diye söylendi.
Gözünden uyku akıyordu. Uyku öylesie tatlıydı ki hani bi yarım saat daha uyusa kötü mü olurdu. Hatice küçüklüğünden beri uykuyu pek severdi; kim sevmez ki; o sımsıcak yatakta mışıl mışıl uyumak varken.
“Gııız geliiin, yine uyuya mı galdın yosa ? “
Kaynanası ona bi daha seslenmişti. Onun huyunu bilirdi; cevap alıncaya kadar katiyen susmazdı.
Hatice gelin yatağından usulca kalkıp köşedeki çağda bulunan ibrikte yüzünü yıkadı. Su buz gibiydi ama gözünü açmasına yardımcı olmuştu. Ahşap pencereyi açıp aşağı avluda kendisine seslenen kaynanasına ;
“Şimdi üstümü giyinip geliyom” dedi.
Pencerenin ahşap pervazları çürümüştü, zorla da olsa pencereyi tekrar örttü.
“Şu kadın illaki uyandırıncaya kadar bağırır durur. Gelin şunu getir, gelin bunu götür, gelin şunu al, bunu ver heç bitmez ki ” diye söylendi.
Hatice gelin dimisini giydikten sonra gül desenli yemenisini alel acele başına sarıp taş merdivenlerden tandır evine indi. Gecenin bu vakti her taraf zindan gibiydi, elektrik düğmesine bastı; kahretsin bugün yine elektrik yoktu. Rafda ki gaz lambasını bulunduğu yerden alıp yaktı. Loş bir aydınlık kısmen de olsa tandır evini aydınlatmıştı. Birazdan komşular gelir diye düşündü; eski birkaç kilim ve örtüyü tandır evinin beton zeminine serdi. Sonrada tandırı yaktı. Çalı ve çırpıların alevi tandır evinin aydınlanmasında yardımcı olmuştu.
Kaynanası Fadime ekmek açma tahtalarını yerlerine bir bir koyarken;
“Amaaan ! Eskiden elektrik melektrik mi vardı sanki , azıcıh ışık olsa bize yeter de artar bile” dedi.
Hatice, kaynanasına ses etmedi, siyah ekmek sacını dikkatlice yanan tandır ocağın üstüne koymaya çalışıyordu. Sacı yerine yerleştirince rahatladı.
Biraz sonra dış kapının çıngırak sesini duyuldu; komşuları ekmek yapımı için bir bir geliyordu.
Taşıyıcıların Zeynep kadın, Kör Nazminin Emeti, Nalıncının Ayşe Nene, Gara gızın Dürdane ve Kulaksızın Halime kadın olmak üzere hepsi gelmişti.
Nar Kasabası’nda ekmek yapımı gecenin bir yarısı başlıyordu.
Hatice gelin ekmek tahtalarının yanına açma unlarıda hazırlamıştı ki kaynanası Fadime;
“Geliiin “ dedi “Gayıt damında ki hamırları gap da gel” diye seslendi.
Sanki hamuru getirmesini bilmiyordu. Şu gaynanası Fadime var ya, illa ki bişey söylemeden duramazdı.
“Tamam tamam !” dedi “Sen merah etme, şimdi alır gelirim”
Yufka ekmek açacak olanlar kaynanası ile birlikte beş kişiydi. Altıncısı Zeynep kadın ise tandırın başında ekmekleri pişirecekti. Ekmek pişirmek maharet ister, her kadının eli buna ehil değildi. Hatice gelin bir seferinde tandırın başına geçmiş ekmek pişirmeye başlamıştı ki yufkaların çoğunu sacda yakmıştı. O da bir yana kaynanasının çenesi bir açılmış pir açılmıştı;
“Bu gelin de bişey beceremez canım.. Ne olacah anasına çekmiş. Anası garasofu’nun Hayriye de bunun gibi eli ağırdı. Dut dibine düşermiş; tıpkı anası” deyip, sayıp durmuş, günlerce dır dır edip durmuştu.
Hatice gelin kaynanasının laflarına hiç ses etmemiş fakat bir daha da ekmek çırpısını eline alıp tandırın başına geçmemişti.
Gece yarısı ekmek yapımı başladığında millet uykudaydı.
Ara sıra inek molaması duyulsa da tavuklar, horozlar, atlar, eşekler ve bicümle canlılar uykudaydı. O gece sadece oklavaların ekmek tahtaları üzerinde, maharetli eller arasında dönüşü duyuluyordu. Gözler birleşmiş, parmaklar yürekle bir olmuş hamura emek veriyordu. Yanık ekmek kokusu etrafa yayılırken uzaklardan birkaç köpek sesi duyuldu. Zeynep kadın;
“Köpekler ekmeğin kokusunu almış olmalı “ diye söylendi.
Gecenin bir yarısı dumanlar tandır evin bacasından çıkıp karanlıkta kaybolurken oklavaların hamura hasretle sarılışı ve maharetli ellerde kağıt inceliğinde açılışı ustalık isterdi. Narlı kadınlarda ise o ustalığın en alası mevcuttu.
Ekmekler açılıyor sacda pişip diziliyordu. Bu arada laf lafı açıyor, sözler uzayıp gidiyordu. Kör Nazmiler’in Emeti böyle zamanlarda sessiz kalmayı hiç sevmezdi.
“Gomşular “ dedi “Duydunuz mu ?”
“Neyi” dedi Nalıncı’nın Ayşe nene.
Emeti, şöyle bir sırtını duvara dayayıp dimisinde biriken unları çırptıktan sonra;
“Nene neyi olacah” dedi “ Sarı oğlanın Mıstafa geçen günlerde kör değirmenin orada iki gara keçi görmüş.”
“Eeee !” dedi Ayşe kadın merakla.
“Eee si, şu sahipsiz keçileri alıp eve götüreyim demiş. Birini eşeğin gıçına goymuş diğerini de gucağına alıp sürmüş eşeği çaydan tarafa”
“Amanııın ! Gııız, şeytan meytan olmasın sahın “
“Tas tamam öyle imiş.Geçilerin ağırlığından eşek yürüyememiş. Daha çaya varmadan iki gara keçi gendilerini eşekten aşağı atmış. “
“Vah vah ! Amanında amanın ! Mıstafaya eyi ki bişey yapmamışlar”
“Yapacaklarmış amma o sıra Mıstafa eşekle suyu geçivermiş. Biri Mıstafanın ardı sıra seslenmiş; ulan Mıstafa demiş, suyu geçmeseydin gününü görürdün ya demiş. O sıra eşeğin ayahları çay kenarına çahılıp galmış”
“Tüüü tü ! Mıstafa ne yapmış ?”
“Ne yapacah eşeği orada bırahıp gaçıp gelmiş eve “
“Garısı Zehra sormamış mı heriiif eşeği ne yaptın diye”
“Sormaz mı heç. Mıstafa kan ter içinde kalmış elini yüzünü yıkarken öldüm demiş. Avrad ben bugün ölmezsem bi daha heç ölmem demiş”
Bu laf üzerine tandır evindeki kadınlar gülüştü. Gara gızın Dürdane elindeki yufka ekmeği pişirici Zeynep kadına uzatırken;
“Ben inanmam” dedi. “Ne Mıstafanın söylediğine inanırım ne de geçilere”
“Çarpılır mıyım bilmem amma ben Mıstafaya inanmam. Babası Sarı oğlan da böyle şeyleri çoh görürmüş. Hep onlara mı rast gelir ? Yoh canım inanmam.”
Hep birlikte korkuya karışık gülüştüler. Derken laf lafı açtı sohbet aldı başını gitti. Zaman nasıl geçti bilinmez, sabah olup gün ışır iken kapının çıngırak sesi duyuldu; gelen Kel İzzet’nin Abdullah’ın karısı kadersiz Zeynep idi.
Hatice gelin Kel İzzet’in karısını şöyle bir süzdü. Kel İzzet’in karısı görmeyeli iyice küçülmüş gibiydi
“ Olur mu anacığım” dedi Hatice “Ben birazda çömlek peyniri gatarım.Sade yımırta pek iyi olmaz”
“Gelin , sen bilirsin” dedi kadın boynunu bükerek. Belli ki evde birkaç yumurtadan başka şey kalmamıştı.
Kel İzzet’in Zeynep işlemeleri alıp giderken Fadime ana seslendi;
“Bacııım !” dedi. “ Ekmek fazla olacah gibi, ahşam üstü gelde ıslatıp sana biraz vereyim”
“Sağolun gomşular . Allah bileğinize güç versin” deyip gitti.
Ayşe nene, Kel İzzet’in karısının ardı sıra söylendi;
“ Aman ki aman ! İşi zor. Kel İzzet sele gideli yıllar oldu. O gün bu gündür çeker durur garibim Zeynep iyi kadındır, namuslu kadındır amma kaderi bi kere küsmüş. “ dedikten sonra Hatice geline dönüp;
“Afferim gelin” dedi. “İşlemeye ne iyi akıl ettin de peynir koydun. Böle şeyler sevaptır sevap !”
Hatice gelin ses etmedi, dış kapı açık olduğu için Kel İzzet’in karısının ardı sıra bir süre baktı, sonra da;
“Allah yardımcısı olsun “ dedi. Başka şey demedi. Güneş çıkmış bir adam boyu yükselmişti bile..
...
Duvar üstündeki kuru bağ çubuklarına tutunmuş serçe kuşlarının ötüşü mahalleye bir canlılık getiriyordu. Kuşlar sonbaharın tadını çıkarır iken diğer yandan karınlarını doyurma peşinde olmalıydılar ki tandırdan çıkan gazel alevine pür dikkat bakarak kendi aralarında cıvıldaşıyorlardı. Sacda pişen yufka ekmek kokusu küçük midelerini kabartıyor ve bu onları çıldırtıyordu.
Kadınlar gece yarısından bu yana hiç durmadan çalışmışlardı. Bir tek sabaha karşı kısaca ara verip asmalık parmak üzümü yanında birer işleme yemişlerdi. Gece yarısından bu yana hiç durmadan hamur açan hünerli eller öğlen vakti olmasına rağmen aynı hevesle oturdukları kalın tahtaların başında aynı çeviklikle hamuru bir kağıt inceliğinde açıyorlardı. Oklavaların tahtaya vuruşu berekete yoğruluyordu. Hani derler ya Anadolu kadını ekmek gibi bereketlidir; eline ne alırsa çoğaltır ki hey hat ! Yufka ekmek de öyledir; açıldıkça açılır, piştikçe kabarır, dizildikçe kayıt damında yükselir ve bir kış boyu tüm horantanın karnını doyurur. Yufka ekmek öyle kutsaldır ki bir kırıntısı bile yerde kalmaz öpülüp sofraya gelir. Sofrada kalan kırıntılar ise bir duvar dibine itina ile dökülüp kuşları yemesi beklenir. Bağ çubuklarına tünemiş kuşlar şimdi o kırıntıları bekliyordular ki dış kapıdan içeri hızla giren bir çocuğun sesi duyuldu;
“ Anaa ! Çok acıhtım valla !”
Anası çocuğun gelmesini beklemiş olmalı ki onu görünce ekmek tahtası üzerinde açmak üzere olduğu hamura yarım hamur daha ekledi ve tandıra dışarıdan kuru çalı çırpı getiren gelinine;
“Geliiin !” diye seslendi. “Yavrım okuldan gelmiş, ona çölmek peyniri getir”
Hatice gelin kaynanası Fadime kadının cırtlak sesini dışardaki avluda duyunca yüzünü ekşitti. Oğlanın geldiğini o da görmüştü; içinden “ Bu kadın bağırmasa olmaz sanki” diye geçirdi. Kaynanasının aksine sesini yumuşattı;
“Tamam anacığım” dedi “Ben şimdi hazırlarım” Sonra da okuldan gelen çocuğuna dönüp;
“Halil, içine soğan katayım mı ? “ diye sordu.
“Kat kat !” dedi çocuk . “Üstüne de sade yağ sür”
Hatice gelin kayıt damına doğru giderken kaynanası Fadime söylendi;
“Sanki bilmiyo” dedi “Bu çocuh işlemeyi penirli yer. Anasından doğdu doğalı penirli soğanlı sever. Şekerli, cevizliye bir türlü alışamadı getti. Bunu ben biliyomda doğuran öğrenemedi bir türlü”
Tandırın başında yufka ekmekleri pişiren Zeynep kadın lafa girdi;
“Benim çocuhlar cevizli sever. Cevizli işleme dedin mi dünya onnarın olur.. Aaah, mideyle gönüle akıl erdiremezsin. Şakirlerin Nuri gasabada onca gız varken getti de maccandan muhacir gızı Nazmiye’yi alıp geldi. Babası Şakir ağa “Ne lan bu gız !” diye garşı çıhmış. Nuri cıplah, cebinde guruşu yoh amma babasına dikili vermiş; “Babaaa baba !” demiş “ Ya Nazmiye’yi gelin olarah gabul eden ya da bu evde bi dakka durmam “ demiş.
Şakir çavuş’un başka oğlu yoh ki, olmayınca oracıhda gıçının üstüne otura galmış “
“Aaa ah !” diye söze girdi kör Nazmi’nin karısı Emeti..”Şakir çavuş hak etti valla.. O da babası Sülümana çoh çektirmiş derler. Ne bilem köylü öle der. Garısı Naciye Narlı mı sanki, Gore’den alıp gaçırmış”deyip yemeni altından güldü. Emeti kadın elli yaşına gelmesine rağmen minyon tipli olduğundan mıdır nedir yanakları al al elma gibiydi. Aslında Emeti kadın genç kızlığında Şakir Çavuş’a yangındı. Fakat Şakir çavuş Goreli Naciye’ye gönlünü kaptırmıştı.. Emeti belli etmeden o gün bu gündür Naciye’ye kin tutardı. Bunu az çok tahmin eden ev sahibi Fadime kadın biraz önce gelini Hatice’nin ardısıra söylenen o değilmiş gibi komşusu Emeti’ye çıkıştı;
Emeti kadın elinde ki oklavayı sertçe açtığı hamurun üstüne vurdu ve;
“ Gederse getsin “ dedi “Bu köylü Emeti’yi de bilir, pasaklı Naciye’yi de”
Konuşulanlardan bir şey anlamayan küçük Halil annesinin ona getirdiği soğan katkılı peynirli işlemeyi iştahla yiyordu ki dış kapıdan içeriye bir gölgenin süzüldüğünü gördü. Elindeki işleme dürümünü ısıracaktı ki tandır evine dönüp bağırdı;
“Anaaa ! Gonca abla geldi !”
Gonca, komşuları garip Osman’ın en küçük kızıydı. Yaşı henüz on sekize bile gelmemişti fakat servi boyu onu daha çok gösteriyordu. Beline kadar inen uzun siyah saçları ona bambaşka bir güzellik katıyordu. Sürmeli ahu gözleri ise tıpkı anasına çekmişti. Kısacası Gonca ‘yı yolda gören kasabalı gençler yanından geçerken içinden bir “Aah !” çekerlerdi. Bunu bilen anası Safiye Gonca’nın omuzuna bir çocuk gibi nazarlık takmıştı.
Gonca, elindeki peynir ve birkaç yumurta bulunan bakır tası ekmek yapanlara doğru uzatırken gülümsedi;
“ Herkese kolay gelsin analar “ dedi.
Gonca’nın sesi kadife gibi yumuşacıktı.
Herkesten önce duvar köşesinde ekmek yapmakta olan Gara gızın Dürdane atıldı;
“Sağol gızııım !” dedi “Sağol yavrum. Getir hele getir ! Senin işlemeni ben yapıcam” deyince içerideki herkes bir birinin gözüne şaşkınlıkla baktı.
Gonca kız tası bıraktığı yerden tekrar alıp Dürdane kadının yanına bıraktıktan sonra;
“Sağol Dürdane teyze” dedi
“Teyze olur mu yavrum, anne desen daha eyi olmaz mı ?”
O an ortalıkta buz gibi bir hava esti. Gonca kız bazı şeyleri anlamış olmasına rahmen oralı olmadı ve ses çıkarmadı. Aslında işin gerçeği şöyleydi; Dürdane oğlu Mehmet’e garip Osman’ın bu dünyalar güzeli kızı Gonca’yı uygun görmüştü. Bunu birkaç yerde dile getirse de aileden bir cevap gelmemişti. Belli ki Gonca oğlu Mehmet’i istememişti. Neymiş efendim oğlu Mehmet’in burnu biraz uzunmuş, benzi solukmuş, boyu kısaymış, sıskaymış vs.. Olsun, oğlunun işi gücü yerindeydi ya. Bu devirde boyu posu kim arıyor ki; millet paraya bakıyor paraya..
“Değil mi kızım ?” dedi Dürdane. Sonra devam etti;
“Parasız pulsuz boy pos olsa ne faydaaa ! Boy devede bilem var “
Dürdane’nin ağzı açılmaya görsün kolay kolay susmazdı. Bunu bilen ekmek pişirmekte olan Zeynep kadın garip Osman’ın kızının yüz renginin değiştiğini fark edince araya girme gereği duydu. Çırpıda ki ekmeği havalandırıp kızgın sac üzerine tekrar yatırdı ve;
“Dürdane Dürdane !” diye çıkıştı “ Her şey para demek değildir. Gönül birini sevdiğinde samanlık seyran olur. “ Sonra Gonca kızı yukarıdan aşağı süzüp;
“Gonca kızımızında bir sevdiği vardır elbet” dedi.
Belli ki Zeynep kadın Gonca’nın ağzını arıyordu.
Bu laf üzerine Gonca kız utandı, yüzü kızardı. Bir şey diyecekti vazgeçti; gözleri sacda pişmekte olan işlemelerine baktı. İçinden şu işlemeler bir an önce pişse de buradan gitsem der gibiydi. Fakat Dürdane kadın susacak gibi değildi;Zeynep kadına çıkıştı;
“Niye ?” dedi “Benim oğlumun nesi varmış ? Sevgiymiş pöh ! Zamanla o da olur. Gonca’nın anası Safiye Garip Osman’ı sevip de mi geldi ? Hadi canım sendeee!! !”
Pişen işlemelerini özenle bakır tasa yerleştiren Gonca bu laf üzerine dayanamayıp dikiliverdi;
“ Dürdane teyze “ dedi “Bana ne sen lazımsın ne de burnu uzun sümüklü oğlun “ deyiverdi.
O an hamur bezeleri üstünde yuvarlanan oklava sesleri duruverdi. Zeynep kadın kızgın sac üzerine yatırdığı ekmeği unutmuş olmalı ki yanık bir ekmek kokusu tandır evini sardı. Garip Osman’nın kızından her şeyi beklerlerdi ama bu kadar keskin sirke olacağını kimse tahmin bile etmemişti.
Gonca lafının burada ağır olacağını bildiği için işlemeleri alel acele bohçaya sardı ve;
“Size golay gelsin” dedikten sonra hızlı adımlarla kapıdan çıkıp gitti.
Dürdane’nin ağzı açık kalmış bir halde bir şeyler söyleyecek ama söyleyemiyordu. Dürdane’nin yüzü ocaktan çıkan alev gibi kıpkızıl olmuştu. Bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Ağzı açık kalmıştı. Dürdane’ye belli ki kötü bir şeyler olmuştu.
Bunu ilk fark eden olayları hamur tahtasının başında sessizce takip eden Kulaksız’ın Halime oldu. Halime kadın hiç kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı fakat durumun vahametini anladı; ağır gövdesinden umulmayacak bir çeviklikle ayağa kalkıp hemen yanında ki Dürdane’nin imdadına yetişti.
“Goşun bacım goşun ! Bu kadına bi haller olduuu !” diye bağırdı.
Avluda peynirli gözlemesini yiyip bitiren çocuk olanları şaşkınlıkla izliyordu ki;
“Haliiil !” diye bağırdı Halime “Lan bi tas su getir ! “
Oğlu Halil’den önce Hatice gelin koşup bir tas su getirip Dürdane kadının başından aşağı döktü Sonra da kadının kaskatı kesilmiş boynunu ve sırtını elleriyle oğuşturdu.
Dürdane;
“Oooh !” deyip kendine geldi. Elleriyle ıslak yüzünü sildi. Sonra da ;
“Ne ne ne dedi ? “
“Kim ?” dedi Hatice gelin gülerek
“Ki ki kim olacak , o gevur Osman’ın gızı, bana ne dedi ?”
Ekmek yapan kadınlar bir birinin gözüne baktı. Dürdane hak edilen bir lafı suratına yemişti. Hiç kimsenin güleceği yoktu ama önce Kulaksız’ın Halime güldü. Halime öylesine gülüyordu ki ayıp olmasın diye unlu elleriyle yüzünü kapatıyor sonrada ellerini dizlerine vuruyordu.
Bunu gören diğer kadınlarda Halime’ye katıldı.
Herkes kah kahalarla olan bitene gülüyordu. Bunu gören Dürdane daha da kızdı;
“Gülün gülün bakalım “ diye çıkıştı. “Yarın sizin de oğlunuz kızınız evlenecek. Siz şimdi gülün bakalım. “ deyip sustu.
Dürdane , ekmekler bitinceye kadar bir daha hiç kimseyle konuşmadı..
…
“Anaa ! “ dedi Halil çocuk “Ben işlemeyi bitirdim okula gidiyom”
Hatice gelin oğlunun siyah renkte önlüğündeki un tozunu gördü;
“Dur dur !” dedi “Önlüğüne işlemenin unu bulaşmış, onu silim de öyle git”
Sonra devam etti;
“Okuldan çıhınca hemen eve gel tamam mı ?”
“Tamam” dedi çocuk. “Tandıra patates gömecen mi ?”
“Tabi ki..Senin için şeker pancarı da gömerim”
Çocuk sevinçle ellerini bir birine vurdu. Avludaki duvarın üstündeki serçe kuşları telaşla havalandılar. Belli ki çocuğun el vurmasından tedirgin olmuşlardı. Çocuk okul yoluna koşar adım uzaklaşırken kuşlar tekrar eski yerlerine yani duvar üstündeki çubukların üstüne kondular. Sonra da hep birlikte cıvıldaşmaya başladılar. Sohbetleri Dürdane kadın üstüne olmasa da belli ki ekmek kırıntısı ve etrafa yayılan yanık ekmek kokusu üzerineydi.
...
Sevgili dostlar Anadolu da o kuşlar kuru bağ çubukları üzerinde ekmek kırıntısı hala bekliyor mu bilmiyorum fakat elbette ki her ekmek yapmında buna benzer sohbetler ve yaşamdan kesitler mutlaka geçmiştir. Bizimkisi kalplerden yüzlere yansıyan tatlı bir tebessüm bırakabilmek. Nar da ekmek yapımının değerini anlatabilmektir.
Ayşelerin, Fatmaların, Eminelerin hünerli ellerinden çıkan yufka ekmekler şimdi belki çok azalsa bile Anadolu’nun bağrı her daim yanık ekmek kokar. Bundan olsa gerek serçe kuşların umudu hiç bitmez. Bir ocağın tütmesi onlar için bereket ve dolayısıyla yaşamın ta kendisi demektir.
Bu küçük hikayemizi okuyan gözlere selam ve sevgilerle..
Son sözüm ; yüreğinizde tüten yufka ekmek kokusu hiç eksilmesin. Kalın sağlıcakla..
Bizim Hikayemiz
NAR DA YUFKA EKMEK ZAMANI
…
“Yanık ekmek kokusunun olduğu her yerde mutlaka dolu dolu canlı bir yaşam vardır” M.Nalçacı
…
“Geliiin ! Gelin ! Kalk gııız, sabah ezanı okundu okunacah !”
Aslında sabah ezanı okunmasına daha çok vardı. Vakit henüz gece yarısını henüz geçmişti. Hatice gelin yattığı yerden gözlerini oğuşturup duvarda ki saate baktı; saat bir buçuğu ancak gösteriyordu.
Gecenin bir yarısı kaynanası ona sesleniyordu. Hatice gelin yatağında “Ooof !” deyip döndü. “Şu Nar’ın işi de heç bitmez “ diye söylendi. Üstündeki yün yorganı kocası tarafına usulca ittirip yatağından doğruldu. Kocası Murat horul horul uyuyordu. İlk defa onun uykusunu kıskandı.
“Aaah ah ! Erkek olmak lazımmış, tüm iş gadınlarda On iki desti ekmek yapmak golay mı ? Kolay değil amma mecburen yapılacak. Gış gapıda o kadar insan, çoluk çocuh gışın ne yiyecek ?” diye söylendi.
Gözünden uyku akıyordu. Uyku öylesie tatlıydı ki hani bi yarım saat daha uyusa kötü mü olurdu. Hatice küçüklüğünden beri uykuyu pek severdi; kim sevmez ki; o sımsıcak yatakta mışıl mışıl uyumak varken.
“Gııız geliiin, yine uyuya mı galdın yosa ? “
Kaynanası ona bi daha seslenmişti. Onun huyunu bilirdi; cevap alıncaya kadar katiyen susmazdı.
Hatice gelin yatağından usulca kalkıp köşedeki çağda bulunan ibrikte yüzünü yıkadı. Su buz gibiydi ama gözünü açmasına yardımcı olmuştu. Ahşap pencereyi açıp aşağı avluda kendisine seslenen kaynanasına ;
“Şimdi üstümü giyinip geliyom” dedi.
Pencerenin ahşap pervazları çürümüştü, zorla da olsa pencereyi tekrar örttü.
“Şu kadın illaki uyandırıncaya kadar bağırır durur. Gelin şunu getir, gelin bunu götür, gelin şunu al, bunu ver heç bitmez ki ” diye söylendi.
Hatice gelin dimisini giydikten sonra gül desenli yemenisini alel acele başına sarıp taş merdivenlerden tandır evine indi. Gecenin bu vakti her taraf zindan gibiydi, elektrik düğmesine bastı; kahretsin bugün yine elektrik yoktu. Rafda ki gaz lambasını bulunduğu yerden alıp yaktı. Loş bir aydınlık kısmen de olsa tandır evini aydınlatmıştı. Birazdan komşular gelir diye düşündü; eski birkaç kilim ve örtüyü tandır evinin beton zeminine serdi. Sonrada tandırı yaktı. Çalı ve çırpıların alevi tandır evinin aydınlanmasında yardımcı olmuştu.
Kaynanası Fadime ekmek açma tahtalarını yerlerine bir bir koyarken;
“Amaaan ! Eskiden elektrik melektrik mi vardı sanki , azıcıh ışık olsa bize yeter de artar bile” dedi.
Hatice, kaynanasına ses etmedi, siyah ekmek sacını dikkatlice yanan tandır ocağın üstüne koymaya çalışıyordu. Sacı yerine yerleştirince rahatladı.
Biraz sonra dış kapının çıngırak sesini duyuldu; komşuları ekmek yapımı için bir bir geliyordu.
Taşıyıcıların Zeynep kadın, Kör Nazminin Emeti, Nalıncının Ayşe Nene, Gara gızın Dürdane ve Kulaksızın Halime kadın olmak üzere hepsi gelmişti.
Nar Kasabası’nda ekmek yapımı gecenin bir yarısı başlıyordu.
Hatice gelin ekmek tahtalarının yanına açma unlarıda hazırlamıştı ki kaynanası Fadime;
“Geliiin “ dedi “Gayıt damında ki hamırları gap da gel” diye seslendi.
Sanki hamuru getirmesini bilmiyordu. Şu gaynanası Fadime var ya, illa ki bişey söylemeden duramazdı.
“Tamam tamam !” dedi “Sen merah etme, şimdi alır gelirim”
Yufka ekmek açacak olanlar kaynanası ile birlikte beş kişiydi. Altıncısı Zeynep kadın ise tandırın başında ekmekleri pişirecekti. Ekmek pişirmek maharet ister, her kadının eli buna ehil değildi. Hatice gelin bir seferinde tandırın başına geçmiş ekmek pişirmeye başlamıştı ki yufkaların çoğunu sacda yakmıştı. O da bir yana kaynanasının çenesi bir açılmış pir açılmıştı;
“Bu gelin de bişey beceremez canım.. Ne olacah anasına çekmiş. Anası garasofu’nun Hayriye de bunun gibi eli ağırdı. Dut dibine düşermiş; tıpkı anası” deyip, sayıp durmuş, günlerce dır dır edip durmuştu.
Hatice gelin kaynanasının laflarına hiç ses etmemiş fakat bir daha da ekmek çırpısını eline alıp tandırın başına geçmemişti.
Gece yarısı ekmek yapımı başladığında millet uykudaydı.
Ara sıra inek molaması duyulsa da tavuklar, horozlar, atlar, eşekler ve bicümle canlılar uykudaydı. O gece sadece oklavaların ekmek tahtaları üzerinde, maharetli eller arasında dönüşü duyuluyordu. Gözler birleşmiş, parmaklar yürekle bir olmuş hamura emek veriyordu. Yanık ekmek kokusu etrafa yayılırken uzaklardan birkaç köpek sesi duyuldu. Zeynep kadın;
“Köpekler ekmeğin kokusunu almış olmalı “ diye söylendi.
Gecenin bir yarısı dumanlar tandır evin bacasından çıkıp karanlıkta kaybolurken oklavaların hamura hasretle sarılışı ve maharetli ellerde kağıt inceliğinde açılışı ustalık isterdi. Narlı kadınlarda ise o ustalığın en alası mevcuttu.
Ekmekler açılıyor sacda pişip diziliyordu. Bu arada laf lafı açıyor, sözler uzayıp gidiyordu. Kör Nazmiler’in Emeti böyle zamanlarda sessiz kalmayı hiç sevmezdi.
“Gomşular “ dedi “Duydunuz mu ?”
“Neyi” dedi Nalıncı’nın Ayşe nene.
Emeti, şöyle bir sırtını duvara dayayıp dimisinde biriken unları çırptıktan sonra;
“Nene neyi olacah” dedi “ Sarı oğlanın Mıstafa geçen günlerde kör değirmenin orada iki gara keçi görmüş.”
“Eeee !” dedi Ayşe kadın merakla.
“Eee si, şu sahipsiz keçileri alıp eve götüreyim demiş. Birini eşeğin gıçına goymuş diğerini de gucağına alıp sürmüş eşeği çaydan tarafa”
“Amanııın ! Gııız, şeytan meytan olmasın sahın “
“Tas tamam öyle imiş.Geçilerin ağırlığından eşek yürüyememiş. Daha çaya varmadan iki gara keçi gendilerini eşekten aşağı atmış. “
“Vah vah ! Amanında amanın ! Mıstafaya eyi ki bişey yapmamışlar”
“Yapacaklarmış amma o sıra Mıstafa eşekle suyu geçivermiş. Biri Mıstafanın ardı sıra seslenmiş; ulan Mıstafa demiş, suyu geçmeseydin gününü görürdün ya demiş. O sıra eşeğin ayahları çay kenarına çahılıp galmış”
“Tüüü tü ! Mıstafa ne yapmış ?”
“Ne yapacah eşeği orada bırahıp gaçıp gelmiş eve “
“Garısı Zehra sormamış mı heriiif eşeği ne yaptın diye”
“Sormaz mı heç. Mıstafa kan ter içinde kalmış elini yüzünü yıkarken öldüm demiş. Avrad ben bugün ölmezsem bi daha heç ölmem demiş”
Bu laf üzerine tandır evindeki kadınlar gülüştü. Gara gızın Dürdane elindeki yufka ekmeği pişirici Zeynep kadına uzatırken;
“Ben inanmam” dedi. “Ne Mıstafanın söylediğine inanırım ne de geçilere”
“Sus gız” dedi Nalıncının Ayşe nene. “Çarpılırsın valla”
“Çarpılır mıyım bilmem amma ben Mıstafaya inanmam. Babası Sarı oğlan da böyle şeyleri çoh görürmüş. Hep onlara mı rast gelir ? Yoh canım inanmam.”
Hep birlikte korkuya karışık gülüştüler. Derken laf lafı açtı sohbet aldı başını gitti. Zaman nasıl geçti bilinmez, sabah olup gün ışır iken kapının çıngırak sesi duyuldu; gelen Kel İzzet’nin Abdullah’ın karısı kadersiz Zeynep idi.
“Gomşular golay gelsin “ dedi “İki işleme yaptıracahtım da yımırta getirdim”
Hatice gelin Kel İzzet’in karısını şöyle bir süzdü. Kel İzzet’in karısı görmeyeli iyice küçülmüş gibiydi
“ Olur mu anacığım” dedi Hatice “Ben birazda çömlek peyniri gatarım.Sade yımırta pek iyi olmaz”
“Gelin , sen bilirsin” dedi kadın boynunu bükerek. Belli ki evde birkaç yumurtadan başka şey kalmamıştı.
Kel İzzet’in Zeynep işlemeleri alıp giderken Fadime ana seslendi;
“Bacııım !” dedi. “ Ekmek fazla olacah gibi, ahşam üstü gelde ıslatıp sana biraz vereyim”
“Sağolun gomşular . Allah bileğinize güç versin” deyip gitti.
Ayşe nene, Kel İzzet’in karısının ardı sıra söylendi;
“ Aman ki aman ! İşi zor. Kel İzzet sele gideli yıllar oldu. O gün bu gündür çeker durur garibim Zeynep iyi kadındır, namuslu kadındır amma kaderi bi kere küsmüş. “ dedikten sonra Hatice geline dönüp;
“Afferim gelin” dedi. “İşlemeye ne iyi akıl ettin de peynir koydun. Böle şeyler sevaptır sevap !”
Hatice gelin ses etmedi, dış kapı açık olduğu için Kel İzzet’in karısının ardı sıra bir süre baktı, sonra da;
“Allah yardımcısı olsun “ dedi. Başka şey demedi. Güneş çıkmış bir adam boyu yükselmişti bile..
...
Duvar üstündeki kuru bağ çubuklarına tutunmuş serçe kuşlarının ötüşü mahalleye bir canlılık getiriyordu. Kuşlar sonbaharın tadını çıkarır iken diğer yandan karınlarını doyurma peşinde olmalıydılar ki tandırdan çıkan gazel alevine pür dikkat bakarak kendi aralarında cıvıldaşıyorlardı. Sacda pişen yufka ekmek kokusu küçük midelerini kabartıyor ve bu onları çıldırtıyordu.
Kadınlar gece yarısından bu yana hiç durmadan çalışmışlardı. Bir tek sabaha karşı kısaca ara verip asmalık parmak üzümü yanında birer işleme yemişlerdi. Gece yarısından bu yana hiç durmadan hamur açan hünerli eller öğlen vakti olmasına rağmen aynı hevesle oturdukları kalın tahtaların başında aynı çeviklikle hamuru bir kağıt inceliğinde açıyorlardı. Oklavaların tahtaya vuruşu berekete yoğruluyordu. Hani derler ya Anadolu kadını ekmek gibi bereketlidir; eline ne alırsa çoğaltır ki hey hat ! Yufka ekmek de öyledir; açıldıkça açılır, piştikçe kabarır, dizildikçe kayıt damında yükselir ve bir kış boyu tüm horantanın karnını doyurur. Yufka ekmek öyle kutsaldır ki bir kırıntısı bile yerde kalmaz öpülüp sofraya gelir. Sofrada kalan kırıntılar ise bir duvar dibine itina ile dökülüp kuşları yemesi beklenir. Bağ çubuklarına tünemiş kuşlar şimdi o kırıntıları bekliyordular ki dış kapıdan içeri hızla giren bir çocuğun sesi duyuldu;
“ Anaa ! Çok acıhtım valla !”
Anası çocuğun gelmesini beklemiş olmalı ki onu görünce ekmek tahtası üzerinde açmak üzere olduğu hamura yarım hamur daha ekledi ve tandıra dışarıdan kuru çalı çırpı getiren gelinine;
“Geliiin !” diye seslendi. “Yavrım okuldan gelmiş, ona çölmek peyniri getir”
Hatice gelin kaynanası Fadime kadının cırtlak sesini dışardaki avluda duyunca yüzünü ekşitti. Oğlanın geldiğini o da görmüştü; içinden “ Bu kadın bağırmasa olmaz sanki” diye geçirdi. Kaynanasının aksine sesini yumuşattı;
“Tamam anacığım” dedi “Ben şimdi hazırlarım” Sonra da okuldan gelen çocuğuna dönüp;
“Halil, içine soğan katayım mı ? “ diye sordu.
“Kat kat !” dedi çocuk . “Üstüne de sade yağ sür”
Hatice gelin kayıt damına doğru giderken kaynanası Fadime söylendi;
“Sanki bilmiyo” dedi “Bu çocuh işlemeyi penirli yer. Anasından doğdu doğalı penirli soğanlı sever. Şekerli, cevizliye bir türlü alışamadı getti. Bunu ben biliyomda doğuran öğrenemedi bir türlü”
Tandırın başında yufka ekmekleri pişiren Zeynep kadın lafa girdi;
“Benim çocuhlar cevizli sever. Cevizli işleme dedin mi dünya onnarın olur.. Aaah, mideyle gönüle akıl erdiremezsin. Şakirlerin Nuri gasabada onca gız varken getti de maccandan muhacir gızı Nazmiye’yi alıp geldi. Babası Şakir ağa “Ne lan bu gız !” diye garşı çıhmış. Nuri cıplah, cebinde guruşu yoh amma babasına dikili vermiş; “Babaaa baba !” demiş “ Ya Nazmiye’yi gelin olarah gabul eden ya da bu evde bi dakka durmam “ demiş.
Şakir çavuş’un başka oğlu yoh ki, olmayınca oracıhda gıçının üstüne otura galmış “
“Aaa ah !” diye söze girdi kör Nazmi’nin karısı Emeti..”Şakir çavuş hak etti valla.. O da babası Sülümana çoh çektirmiş derler. Ne bilem köylü öle der. Garısı Naciye Narlı mı sanki, Gore’den alıp gaçırmış”deyip yemeni altından güldü. Emeti kadın elli yaşına gelmesine rağmen minyon tipli olduğundan mıdır nedir yanakları al al elma gibiydi. Aslında Emeti kadın genç kızlığında Şakir Çavuş’a yangındı. Fakat Şakir çavuş Goreli Naciye’ye gönlünü kaptırmıştı.. Emeti belli etmeden o gün bu gündür Naciye’ye kin tutardı. Bunu az çok tahmin eden ev sahibi Fadime kadın biraz önce gelini Hatice’nin ardısıra söylenen o değilmiş gibi komşusu Emeti’ye çıkıştı;
“Sus gız !” dedi. “Dediklerin pasaklı Naciye’nin gulağına gitmesin”
Emeti kadın elinde ki oklavayı sertçe açtığı hamurun üstüne vurdu ve;
“ Gederse getsin “ dedi “Bu köylü Emeti’yi de bilir, pasaklı Naciye’yi de”
Konuşulanlardan bir şey anlamayan küçük Halil annesinin ona getirdiği soğan katkılı peynirli işlemeyi iştahla yiyordu ki dış kapıdan içeriye bir gölgenin süzüldüğünü gördü. Elindeki işleme dürümünü ısıracaktı ki tandır evine dönüp bağırdı;
“Anaaa ! Gonca abla geldi !”
Gonca, komşuları garip Osman’ın en küçük kızıydı. Yaşı henüz on sekize bile gelmemişti fakat servi boyu onu daha çok gösteriyordu. Beline kadar inen uzun siyah saçları ona bambaşka bir güzellik katıyordu. Sürmeli ahu gözleri ise tıpkı anasına çekmişti. Kısacası Gonca ‘yı yolda gören kasabalı gençler yanından geçerken içinden bir “Aah !” çekerlerdi. Bunu bilen anası Safiye Gonca’nın omuzuna bir çocuk gibi nazarlık takmıştı.
Gonca, elindeki peynir ve birkaç yumurta bulunan bakır tası ekmek yapanlara doğru uzatırken gülümsedi;
“ Herkese kolay gelsin analar “ dedi.
Gonca’nın sesi kadife gibi yumuşacıktı.
Herkesten önce duvar köşesinde ekmek yapmakta olan Gara gızın Dürdane atıldı;
“Sağol gızııım !” dedi “Sağol yavrum. Getir hele getir ! Senin işlemeni ben yapıcam” deyince içerideki herkes bir birinin gözüne şaşkınlıkla baktı.
Gonca kız tası bıraktığı yerden tekrar alıp Dürdane kadının yanına bıraktıktan sonra;
“Sağol Dürdane teyze” dedi
“Teyze olur mu yavrum, anne desen daha eyi olmaz mı ?”
O an ortalıkta buz gibi bir hava esti. Gonca kız bazı şeyleri anlamış olmasına rahmen oralı olmadı ve ses çıkarmadı. Aslında işin gerçeği şöyleydi; Dürdane oğlu Mehmet’e garip Osman’ın bu dünyalar güzeli kızı Gonca’yı uygun görmüştü. Bunu birkaç yerde dile getirse de aileden bir cevap gelmemişti. Belli ki Gonca oğlu Mehmet’i istememişti. Neymiş efendim oğlu Mehmet’in burnu biraz uzunmuş, benzi solukmuş, boyu kısaymış, sıskaymış vs.. Olsun, oğlunun işi gücü yerindeydi ya. Bu devirde boyu posu kim arıyor ki; millet paraya bakıyor paraya..
“Değil mi kızım ?” dedi Dürdane. Sonra devam etti;
“Parasız pulsuz boy pos olsa ne faydaaa ! Boy devede bilem var “
Dürdane’nin ağzı açılmaya görsün kolay kolay susmazdı. Bunu bilen ekmek pişirmekte olan Zeynep kadın garip Osman’ın kızının yüz renginin değiştiğini fark edince araya girme gereği duydu. Çırpıda ki ekmeği havalandırıp kızgın sac üzerine tekrar yatırdı ve;
“Dürdane Dürdane !” diye çıkıştı “ Her şey para demek değildir. Gönül birini sevdiğinde samanlık seyran olur. “ Sonra Gonca kızı yukarıdan aşağı süzüp;
“Gonca kızımızında bir sevdiği vardır elbet” dedi.
Belli ki Zeynep kadın Gonca’nın ağzını arıyordu.
Bu laf üzerine Gonca kız utandı, yüzü kızardı. Bir şey diyecekti vazgeçti; gözleri sacda pişmekte olan işlemelerine baktı. İçinden şu işlemeler bir an önce pişse de buradan gitsem der gibiydi. Fakat Dürdane kadın susacak gibi değildi;Zeynep kadına çıkıştı;
“Niye ?” dedi “Benim oğlumun nesi varmış ? Sevgiymiş pöh ! Zamanla o da olur. Gonca’nın anası Safiye Garip Osman’ı sevip de mi geldi ? Hadi canım sendeee!! !”
Pişen işlemelerini özenle bakır tasa yerleştiren Gonca bu laf üzerine dayanamayıp dikiliverdi;
“ Dürdane teyze “ dedi “Bana ne sen lazımsın ne de burnu uzun sümüklü oğlun “ deyiverdi.
O an hamur bezeleri üstünde yuvarlanan oklava sesleri duruverdi. Zeynep kadın kızgın sac üzerine yatırdığı ekmeği unutmuş olmalı ki yanık bir ekmek kokusu tandır evini sardı. Garip Osman’nın kızından her şeyi beklerlerdi ama bu kadar keskin sirke olacağını kimse tahmin bile etmemişti.
Gonca lafının burada ağır olacağını bildiği için işlemeleri alel acele bohçaya sardı ve;
“Size golay gelsin” dedikten sonra hızlı adımlarla kapıdan çıkıp gitti.
Dürdane’nin ağzı açık kalmış bir halde bir şeyler söyleyecek ama söyleyemiyordu. Dürdane’nin yüzü ocaktan çıkan alev gibi kıpkızıl olmuştu. Bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Ağzı açık kalmıştı. Dürdane’ye belli ki kötü bir şeyler olmuştu.
Bunu ilk fark eden olayları hamur tahtasının başında sessizce takip eden Kulaksız’ın Halime oldu. Halime kadın hiç kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı fakat durumun vahametini anladı; ağır gövdesinden umulmayacak bir çeviklikle ayağa kalkıp hemen yanında ki Dürdane’nin imdadına yetişti.
“Goşun bacım goşun ! Bu kadına bi haller olduuu !” diye bağırdı.
Avluda peynirli gözlemesini yiyip bitiren çocuk olanları şaşkınlıkla izliyordu ki;
“Haliiil !” diye bağırdı Halime “Lan bi tas su getir ! “
Oğlu Halil’den önce Hatice gelin koşup bir tas su getirip Dürdane kadının başından aşağı döktü Sonra da kadının kaskatı kesilmiş boynunu ve sırtını elleriyle oğuşturdu.
Dürdane;
“Oooh !” deyip kendine geldi. Elleriyle ıslak yüzünü sildi. Sonra da ;
“Ne ne ne dedi ? “
“Kim ?” dedi Hatice gelin gülerek
“Ki ki kim olacak , o gevur Osman’ın gızı, bana ne dedi ?”
Ekmek yapan kadınlar bir birinin gözüne baktı. Dürdane hak edilen bir lafı suratına yemişti. Hiç kimsenin güleceği yoktu ama önce Kulaksız’ın Halime güldü. Halime öylesine gülüyordu ki ayıp olmasın diye unlu elleriyle yüzünü kapatıyor sonrada ellerini dizlerine vuruyordu.
Bunu gören diğer kadınlarda Halime’ye katıldı.
Herkes kah kahalarla olan bitene gülüyordu. Bunu gören Dürdane daha da kızdı;
“Gülün gülün bakalım “ diye çıkıştı. “Yarın sizin de oğlunuz kızınız evlenecek. Siz şimdi gülün bakalım. “ deyip sustu.
Dürdane , ekmekler bitinceye kadar bir daha hiç kimseyle konuşmadı..
…
“Anaa ! “ dedi Halil çocuk “Ben işlemeyi bitirdim okula gidiyom”
Hatice gelin oğlunun siyah renkte önlüğündeki un tozunu gördü;
“Dur dur !” dedi “Önlüğüne işlemenin unu bulaşmış, onu silim de öyle git”
Sonra devam etti;
“Okuldan çıhınca hemen eve gel tamam mı ?”
“Tamam” dedi çocuk. “Tandıra patates gömecen mi ?”
“Tabi ki..Senin için şeker pancarı da gömerim”
Çocuk sevinçle ellerini bir birine vurdu. Avludaki duvarın üstündeki serçe kuşları telaşla havalandılar. Belli ki çocuğun el vurmasından tedirgin olmuşlardı. Çocuk okul yoluna koşar adım uzaklaşırken kuşlar tekrar eski yerlerine yani duvar üstündeki çubukların üstüne kondular. Sonra da hep birlikte cıvıldaşmaya başladılar. Sohbetleri Dürdane kadın üstüne olmasa da belli ki ekmek kırıntısı ve etrafa yayılan yanık ekmek kokusu üzerineydi.
...
Sevgili dostlar Anadolu da o kuşlar kuru bağ çubukları üzerinde ekmek kırıntısı hala bekliyor mu bilmiyorum fakat elbette ki her ekmek yapmında buna benzer sohbetler ve yaşamdan kesitler mutlaka geçmiştir. Bizimkisi kalplerden yüzlere yansıyan tatlı bir tebessüm bırakabilmek. Nar da ekmek yapımının değerini anlatabilmektir.
Ayşelerin, Fatmaların, Eminelerin hünerli ellerinden çıkan yufka ekmekler şimdi belki çok azalsa bile Anadolu’nun bağrı her daim yanık ekmek kokar. Bundan olsa gerek serçe kuşların umudu hiç bitmez. Bir ocağın tütmesi onlar için bereket ve dolayısıyla yaşamın ta kendisi demektir.
Bu küçük hikayemizi okuyan gözlere selam ve sevgilerle..
Son sözüm ; yüreğinizde tüten yufka ekmek kokusu hiç eksilmesin. Kalın sağlıcakla..
…
Bir gün olur ya duvarları yıkık dökük bir evde
yanan bir ocak görürseniz
bilin ki umut henüz tükenmedi
Bir çocuğun gözlerinde kanat çırpacak kuşlar
sevinçten çiftetelli oynayacak kraliçe arı
karıncalar güneşe meftun hasret giderecek
beyaz bir gelincik selam duracak hayata
Heeey umudu sırtlayan çocuk !
Yarın ellerinde yufka ekmek kokusunda gelecek
Unutma...
Muharrem NALÇACI…21 Ekim 2021 - NEV-NAR